İSTANBUL 1. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NE
DOSYA NO : 2024 / 60
SUNAN : Adnan Oktar
KONU : Müvekkil Adnan Oktar ile ilgili yürütülen yargılama dosyaları hakkında, 2018 yılından bu yana -yaklaşık 8 senedir- oluşturulan medya kaynaklı aleyhte algı ve baskı ortamının yargısal sürece etkilerine; ve bugün Sayın Ekrem İmamoğlu davası üzerinden dile getirilen “hukuksuzluk” iddiaları ile geçmişte müvekkilin dava dosyaları üzerinden normalleştirilen ve teşvik edilen uygulamalar arasındaki AÇIK ÇELİŞKİYE ve hukukun herkes için EŞİT UYGULANMASININ GEREKLİLİĞİNE ilişkin beyan ve açıklamalarımızın Sayın Mahkemenize sunulmasıdır.
AÇIKLAMALAR :
Müvekkilin konuya ilişkin açıklamaları şöyledir:
I. Bugün İtiraz Edilen Hukuksuzlukların, Dün Aynı Kişiler Tarafından Normalleştirilmiş Olması
Son dönemde bazı soruşturma ve kovuşturma süreçleri üzerinden, kamuoyunda ve basında “hukuk devleti ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “savunma hakkının ihlali”, “tahliye sonrası yeniden tutuklama”, “etkin pişmanlık uygulamaları” ve “hakimlere yönelik baskılar ve idari uygulamalar” gibi konular yüksek sesle dile getirilmekte ve yoğun biçimde tartışılmaktadır.
Bu doğrultuda Sayın Ekrem İmamoğlu’na yönelik yürütülen yargısal işlemler hakkında “hukuksuzluk”, “siyasi baskı”, “yargıya müdahale” ve “adil yargılanma hakkı ihlali” şeklinde değerlendirmelerde bulunan çok sayıda gazeteci ve yorumcu bulunmaktadır.
Bu tartışmaların yapılması, hukuk devleti açısından elbette kıymetlidir.
Ancak hukuki ilkelerin tutarlı ve herkes için eşit biçimde savunulması da en az hukuksuzluklara itiraz etmek kadar hayati bir meseledir.
Zira bugün eleştirilen uygulamaların önemli bir kısmı, 2018 yılından bu yana müvekkilin yargılandığı dosyada çok daha ağır biçimde yaşanmış;
ancak o dönemde aynı çevreler tarafından hukuki sakınca olarak değerlendirilmemiştir.
Aksine, müvekkilin yargılandığı süreçte, yani 2018–2026 yılları arasında, aynı çevrelerin sergilediği yayın politikaları incelendiğinde, bugün şikayet edilen uygulamaların o dönemde açıkça desteklendiği, meşru gösterildiği ve hatta alkışlanarak teşvik edildiği görülmektedir.
Oysa hukuk, kişiye, dünya görüşüne, toplumsal algıya veya kamuoyundaki sempati düzeyine göre değişen bir sistem değildir. Adalet talebi seçici olamaz. Zira hukuk ilkeleri, yalnızca “bize” uygulandığında hatırlanacak kavramlar değildir.
Dolayısıyla bu durum hem ciddi anlamda etik bir çelişki; hem de bu yolla yargı süreçleri üzerinde nasıl sistematik bir kamuoyu baskısı oluşturulduğunun açık bir göstergesidir.
Geçmişte alkışlanan yöntemlerin bugün hukuksuzluk olarak nitelendirilmesi, aynı zamanda hukukun kişiselleştirilmesi tehlikesini de ortaya koymaktadır.
Müvekkilin, bu çelişkinin altını çizmekteki amacı ise; hukuk ilkelerinin evrensel ve herkese eşit uygulanması gerektiğini hatırlatmaktır.
Hukuk, herkes için hukuk olmalıdır. Aksi halde hiçbir kimse için güvence değildir.
Halihazırda aylardır, her gün neredeyse 24 saat bazı yayın organlarında çok fazla gazeteci ve yorumcu, “Sayın İmamoğlu’na yapılan hukuksuzluklar” diyerek yaşanan hukuka aykırı uygulamaları anlatmaktadır. Ama burada asıl gözardı edilmemesi gereken en hayati konu; “BU HUKUKSUZLUĞA ZEMİNİ KENDİLERİNİN HAZIRLAMIŞ OLDUKLARIDIR.”
Zira müvekkil ve arkadaş grubuna operasyon yapıldıktan sonra aynı gazeteciler ve yorumcular müvekkil ve arkadaşları tutuklandı diye, sevinçle aleyhe haberler yapmışlar; hatta operasyonu yapanları tebrik etmişlerdir. Yargılama süreci boyunca da bu tutum istikrarlı bir yayın politikası olarak da sürdürülmüştür.
Bugün gelinen noktada ise, 7-8 sene boyunca ALKIŞ TUTULAN, DESTEK VERİLEN, TEŞVİK EDİLEN VE SEVİNÇLE KARŞILANAN tüm bu hukuksuzluklar; sanki Adnan Oktar davasında yaşananlar, bugün İmamoğlu davasında yaşananlarla aynı değişmişçesine, ÇİFTE BİR STANDART uygulanarak ELEŞTİRİLMEKTEDİR.
Ancak işte, şu an “hukuksuzluk” diye gece gündüz yakınılan, kınanan ve çözüm bulmaya çalışılan HER TÜRLÜ HAKSIZLIK, HUKUKSUZLUK VE İLKESİZLİĞE ZEMİN HAZIRLAYAN da yine bu yanlışları teşvik eden, alkışlayan AYNI CAMİA olmuştur.
II. Bugün Hukuka Aykırı Olduğu Yüksek Sesle Dile Getirilen; Ancak Müvekkil Adnan Oktar’ın Yargılandığı Dosya Sürecinde Sevinçle Karşılanıp Alkışlanan Uygulamalardan Bazı Örnekler (2018–2026):
- Daha soruşturma aşamasında, iddianame dahi düzenlenmeden ve sanıklar kendilerine isnat edilen suçları dahi bilmezken, en ağır suçlamalarla manşetler atılmış, sayfalarca karalayıcı haberler yapılmış; masumiyet karinesi tamamen yok sayılarak kamuoyunda bilinçli biçimde “kesin suçluluk algısı” oluşturulmuştur.
- Hiçbir suç işlememiş masum insanlara, haksız yere yapılan operasyon süreci yalnızca aktarılmamış; övülmüş, alkışlanmış ve adeta bir “zafer” olarak sunulmuştur.
- Operasyonu gerçekleştiren makamlar kamuoyu önünde tebrik edilmiştir.
- Tutuklama kararları “başarı” olarak takdir edilmiş, sevinç içerikli manşetlerle duyurulmuştur.
- Henüz soruşturma aşamasında ve dosyada gizlilik kararı varken dahi, müvekkil ve arkadaşlarına yöneltilen; sözde casusluk, FETÖ’ye yardım, kara para aklama, resmi belgede sahtecilik, mal varlığını yurt dışına kaçırma gibi hiçbir somut delille desteklenmeyen ve sonrasında tamamı beraatle sonuçlanan suçlamalar, adeta kesinleşmiş hüküm gibi sunulmuş, karalama dili kullanılmıştır.
- Müvekkil ve arkadaşlarının tüm mal varlıklarına, şirketlerine, hatta aile bireylerinin mallarına dahi el konulması ve şirketlere kayyum atanması, yine sevinçle karşılanmış; alınan bu tedbirler kamuoyunda “suçluluk” algısını pekiştirmek için araç olarak kullanılmıştır. Bu süreç, adeta bir “teşhir ve itibarsızlaştırma” kampanyasına dönüştürülmüştür.
- Doğal hakim ilkesine aykırı olarak, davaya özel mahkeme heyeti oluşturulması başka dosyalar için eleştirilirken, müvekkilin dosyasında görmezden gelinmiş; ceza verilmesi amacıyla özel bir görevlendirme yapılması hukuki bir sakınca olarak görülmemiş, aksine “meşrulaştırılarak” kamuoyuna sunulmuştur.
- Yargılama boyunca sunulan 100’e yakın uzman mütalaası ve suçun oluşmadığını ortaya koyan teknik bilirkişi raporları bilinçli biçimde görmezden gelinmiş; tüm dosyayı incelediğini iddia eden gazeteciler tarafından tek kelimesi dahi kamuoyuna yansıtılmamıştır.
- Davayı yakından takip eden gazeteciler tarafından, lehe delillerin toplanmasının reddedilmesi, tanıkların dinlenmemesi ve savunmanın kısıtlanması gibi haksızlık ve hukuksuzlar tamamen görmezden gelinmiş, yargılama sürecinin bu şekilde ilerlemesi normalleştirilmiştir.
- Etkin pişman olan kişiler “itirafçı” başlığı altında yüceltilmiş; baskı, tehdit veya ceza korkusu altında verilen iftira içerikli beyanlar sorgulanmaksızın kesin delil gibi kamuoyuna özel olarak sunulmuş ve aleyhte algı oluşturulması için kullanılmıştır.
- Etkin pişmanlık beyanları kamuoyu önünde teşvik edilmiş, hatta çeşitli TV kanalları ve gazetecilerin köşe yazıları kanalıyla, etkin pişman olmaları için sanıklara çağrılar yapılmış; ancak bu hukuksuz uygulamalar, söz konusu gazetecilerin hiçbiri tarafından dile getirilmemiş, aksine takdir edilmiştir.
- İddianame ve mahkeme kararlarının yalnızca husumetli müştekilerin ve tehdit ve baskı altında, kendileri de sanık olup hapse girip ceza almaktan korktukları için, inanmadıkları iftiraların altına imza atıp etkin pişmanların soyut, delilsiz ve çelişkili beyanlarına dayandırılmış olması görmezden gelinmiş, sorgulanmamış; aksine bu beyanlar manşetlerden verilen haberlerle desteklenmiş ve yaygınlaştırılmıştır.
- İlk derece mahkemesince verilen ve binlerce yılı bulan cezalar, hiçbir sorgulama yapılmaksızın adeta bir “zafer” olarak duyurulmuştur.
- Üst mahkemenin beraat talepli bozma kararı sonrası tahliye edilen sanıklar hakkında açık biçimde “yeniden tutuklanmalılar” çağrıları yapılmış; bu çağrılar kamuoyu baskısı oluşturacak biçimde yaygınlaştırılmıştır.
- Tahliye kararları ise “skandal” olarak nitelendirilmiştir.
- 400 sayfalık gerekçeli karar yazarak bozma kararı veren İstinaf Mahkemesi heyeti açıkça hedef gösterilmiş ve haklarında karalama yapılmış;
- Hakimlerin görevden alınmaları, haklarında disiplin soruşturması açılması ve yargılanmaları için kamuoyunda yargı makamlarına özel olarak baskı yapılmış; aleyhlerinde verilen kararlar ise alkışlanmış, takdirle karşılanmıştır.
- Tahliye sonrası yapılan karalama ve baskılar sonucunda verilen yeniden tutuklama kararları da yine sevinçle ve övgülerle karşılanmış; tutuklamaların haksız ve hukuksuz olması ise açık ve aleni şekilde bilerek görmezden gelinmiştir.
- Dava dosyasındaki avukatlar, yalnızca mesleki sorumluluklarını yerine getirdikleri için operasyonlara maruz bırakılıp tutuklandıklarında, manşetlerden verilen haberlerle hedef gösterilmiş; sanıkların savunmasız bırakılması ve müdafilerinin tutuklanması sevinçle karşılanıp alkışlanmıştır.
- Sanıkların ailelerinden uzak cezaevlerine sürgüne gönderilmeleri, avukat görüş kısıtlamaları, ağır tutukluluk ve zor cezaevi koşulları ise hukuki sorun olarak ele alınmamış; bu uygulamalar olağanlaştırılmış, takdirle karşılanmış ve hatta teşvik edilmiştir.
Dolayısıyla yürütülen ceza yargılamasında medya dili, kamuoyu algısı ve yorumcuların yönlendirici yayınları gibi hususlar, yargısal sürecin atmosferini doğrudan etkileyen güçlü bir baskı zemini oluşturmuştur.
Bugün bazı yayın organları, gazeteciler ve yorumcular tarafından “hukuksuzluk” olarak nitelendirilen uygulamaların önemli bir kısmı, müvekkilin dosyasında yaşandığında aynı çevreler tarafından DESTEKLENMİŞ ve “HUKUKİ BİR SORUN” OLARAK GÖRÜLMEMİŞTİR.
Hukuka yönelik hassasiyetin, dosyanın tarafına göre değişmesi; adalet anlayışında CİDDİ BİR TUTARSIZLIK OLDUĞUNU göstermektedir.
Bir dönemde başkasına yöneldiğinde alkışlanan yöntemlerin, bugün yön değiştirdiğinde “hukuksuzluk” olarak tanımlanması; hukukun “evrensel bir ilke” olarak değil, “keyfi şekilde değişen bir araç” olarak ele alındığı izlenimini doğurmaktadır.
OYSA HUKUK, KİMLİĞE GÖRE GENİŞLEYEN VEYA DARALAN BİR GÜVENCE DEĞİLDİR.
Müvekkil, geçmiş yıllarda yaptığı yazılı açıklamalarda da, hukuksuzlukların normalleştirilmesinin ve “bizden olan – olmayan” ayrımı üzerinden adalet talep edilmesinin, uzun vadede HERKESE ZARAR VERECEĞİNİ ifade etmiştir.
Hukuksuzluk bir kez meşrulaştırıldığında, yönünün değişmesi yalnızca zaman meselesidir. Bugün yaşanan tartışmalar da bu gerçeği teyit etmektedir.
Bu nedenle bugün aynı uygulamalar farklı dosyalarda “hukuksuzluk” olarak nitelendiriliyorsa; geçmişte müvekkilin dosyasında bu uygulamaların desteklenmiş olmasının, yargısal süreçlere etkisinin Sayın Mahkemenizce de değerlendirilmesi son derece önemlidir.
SONUÇ :
Yukarıda açıklanan hususlar birlikte değerlendirildiğinde, aynı uygulamaların bir dosyada desteklenip başka bir dosyada “hukuksuzluk” olarak nitelendirilmesinin ciddi bir çelişki oluşturduğu açıktır.
Hukuk devleti ilkesinin en temel şartı, hukukun herkes için aynı şekilde uygulanmasıdır. Bir uygulama bir dosyada hukuka aykırı ise, başka bir dosyada da hukuka aykırıdır. Bir uygulama bir dosyada insan hakkı ihlali ise, başka bir dosyada da ihlaldir. Yargı bağımsızlığı, savunma hakkı ve masumiyet karinesi kişiye ya da dosyaya göre değiştirilemez.
Bugün dile getirilen itirazların samimi kabul edilebilmesi için, geçmişte aynı uygulamalar karşısında sergilenen tutumların da aynı anlayış ve aynı kurallarla değerlendirilmesi gerekir.
Aksi halde ortaya çıkan tablo, hukukun evrensel ilkelerinin değil; kişiye, dosyaya ve algıya göre değişen bir anlayışın varlığına işaret eder. HUKUK, HERKES İÇİN HUKUK OLMADIKÇA; ADALETİN VARLIĞINDAN SÖZ EDİLEMEZ.
Müvekkilin bu husustaki görüş ve değerlendirmelerini saygılarımızla Sayın Mahkemenizin dikkatine arz ederiz. 22.02.2026