İÇİNDEKİLER
- Her İnsan İçindeki Zalimlik ve Gaddarlığa Eğilimden Sakınmalıdır
- Mümin Affediciliği ile İmanının Samimiyetini ve Derinliğini Ortaya Koyar
- Küsmek Kuran’ın Hükmünü Terk Etmek Olur
- Yalnızlaştırmak Vicdana Aykırı Bir Yöntemdir
- Hataları Örtmek Asil ve Yüksek Bir Ahlaktır
- Merhametli Olmak ve Merhameti Teşvik Etmek Farzdır
- Katı Kalpli Olmaktan Sakınmak İbadettir
- Allah Dedikoduyu Haram Kılmıştır
- Allah Güzel Sözlü Olanı Sever
- Cömertlik Tüm Müslümanların Velisi Olmaktır
- Mümin Halden Anlayan ve Kolaylaştıran İnsandır
- Enaniyet ve Kibir Müminin Elinden Sevgi Gücünü Alan Bir Felakettir
MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN BASIN DUYURUSUDUR
Özellikle son 7-8 yıldır toplum genelinde sevgisizlik, kutuplaşma, ayrışma, gerginlik ve anlaşmazlıkların yayıldığı, insanların gittikçe mutsuzluğa ve yalnızlığa itildiği görülmektedir. Müvekkil Adnan Oktar insanların mutsuzluğuna sebep olan manevi sorunlar ve bunların Kuran’a göre çözümleri konusunda insanları bilgilendirmeyi vicdani bir sorumluluk olarak görmektedir. Müvekkilin inancına göre; insanların mutlu ve huzurlu yaşamalarına engel olan temel konulardan biri de Kuran’da anlatılan affedicilik, merhamet, sabır, güzel söz söylemek, anlayışlı olmak, cömert davranmak gibi güzel ahlak vasıflarını yaşamanın birer ibadet olduğunu bilmiyor olmalarıdır.
Müvekkilin konuyla ilgili düşünceleri şu şekildedir:
İnsanların bir kısmı dini namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden ibaret olarak görür. Bunların her biri müminin Allah’a olan aşkını gösterdiği farz ibadetlerdir. Ancak Allah Kuran’ın bütününde, bir ruh, algı, anlayış, yaşam biçimi ve ahlak bütünlüğü anlatır. Allah’ın kullarından istediği sadece fiili ibadetlerden ibaret değildir. Kuran’a göre merhamet, şefkat, affedicilik, anlayışlı ve güzel sözlü olmak, halimlik, koruyucu ve kollayıcı olmak, yardımseverlik, cömertlik, fedakarlık gibi Allah’ın beğendiği tavırların tamamı da birer ibadettir. “Olsa da olur olmasa da olur” veya “Yapsam da olur yapmasam da olur” diye düşünülemez. Bunların da her biri vakti geldiğinde yapılması farz olan ibadetlerdir.
Nasıl ezan okunduğunda namaz ibadetinin vakti geliyorsa, imsakla beraber oruç ibadeti başlıyorsa, insanın öfkelenebileceği bir an oluştuğunda da sabır, güzel söz, affetme, merhamet, şefkat ibadetlerinin vakti gelmiş demektir. İnsan namaz vakti olduğunu bildiği halde namazı “Bir defa kılmasam bir şey olmaz” diye düşünmeyip sevinçle, şükürle, huşuyla kılıyorsa; kızdırıcı veya rahatsız edici bir tavır olduğunda da öfkesini yenme, affedici olma, güzel söz söyleme, merhametle yaklaşma, sabır gösterme ibadetinin vakti gelmiş demektir. Müminin her defasında bu ibadetlerin vaktini de hiç kaçırmadan zevkle uygulaması gerekmektedir. Yani merhametli olmak, affetmek, sabır göstermek, fedakarlık yapmak, yardımsever olmak tercihe bağlı değildir. Allah’ın farz kıldığı güzelliklerdir.
Allah’ın ruhundan üflediği mümin Allah’ın sonsuz güzel ikramına layık ve ehil bir karakter ve ahlak güzelliği sergilemelidir. Bir insan 5 vakit namazını titizlikle ve düzenli kılsa, tüm oruçlarını tutsa, bütün gün hayırlı işler için gayret etse ama öfkesine hakim olmasa, eksik veya hatalı bir tutum gördüğünde affetmese, bazı iman edenlere küsse, içinde sevgi yerine soğukluk duysa, en güzel sözü söylemek varken alaycı, üst perdeden ya da kırıcı bir üslupla rahatsızlık verse, cömertlik gösterip sevdiklerine kol kanat germek yerine kendi menfaatine öncelik verse, malını hayır için harcamak yerine bencilce yığıp biriktirse veya gereksiz yerlere harcayıp israf ederse Allah’ın farz kıldığı ibadetleri terk etmiş olur.
Müminin Allah’ın beğendiği ve sevdiği bir ruh kalitesine sahip olmak için Kuran’ın tamamına hakim olan ahlaki vasıfları eksiksiz yaşaması, bunun için gayret etmesi gerekir. Ancak insanların bir kısmı Kuran’ın insanın ruhunu terbiye edip geliştiren hükümlerinin büyük çoğunluğunu unutur, göz ardı eder ya da haşa önemsiz görür. Allah’ın hükümlerini unutmak ise Allah korusun çok büyük bir manevi felakettir ve insanın hayatında birçok uğursuzluğa sebep olabilir. Allah Kuran’da insanların Kendisini unutmasının karşılığının en büyük felaket, en büyük bela, olabilecek en korkutucu şey yani Allah’ın da onları unutması olduğunu bildirmiştir. Allah’ın unuttuğu insan için sonsuz bir acı, sıkıntı, zorluk, mutsuzluk ve huzursuzluğun kapısı açılmış demektir.
Kovulmuş şeytan Allah’a sığınırız
O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara nefislerini unutturdu. (Haşr Suresi, 19)
Sonsuz Güzel ve Yüce olan Rabbimiz’in bu karşılığı kuşkusuz en adil olandır. Çünkü bir insan Kuran’ın temeli olan affedicilik, cömertlik, sevgi, merhamet, güzel sözlü olmak, sevecenlik, adil olmak, tevazulu davranmak gibi güzellikleri hiçe sayıyorsa, ya da kendince bir şekilde önemli görmüyorsa bu kişilerin unuttuğu ya da göz ardı ettiği gerçek şudur:
İmanın kalitesi ve derinliği insanın yalnızca fiili ibadetlerine gösterdiği titizlikle değil Allah’ın beğendiği ahlakı göstermek için her defasında nefsine karşı kullandığı iradeyle görülür.
O iradeyi kullanamayan insanın; her şeyi, her olayı, her insanı, her insanın ağzından çıkan sözü, gösterdiği tepkiyi, iyi veya kötü tutumlarını Allah’ın yarattığını, kaderde sonsuz öncede bir hayır üzere belirlenmiş olduğunu, kendisinin tek başına Allah’a karşı sorumlu olduğunu, hayata ve dünyaya dair her şeyin beyninin içinde Allah’ın yarattığı bir görüntüden ibaret olduğunu unuttuğu açıktır. Allah’a aşkla ve sonsuz bir saygıyla bağlı olan bir müminin ise kendisine bu gafleti asla yakıştırmaması gerekir.
Her İnsan İçindeki Zalimlik ve Gaddarlığa Eğilimden Sakınmalıdır
Allah Kuran’da insana hem iyiliği hem kötülüğü hem de kötülükten nasıl sakınacağını öğrettiğini bildirmiştir.
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). (Şems Suresi, 7-8)
İnsanın vicdanına Allah’ın her hissettirdiği bir nevi vahiydir ve insan bu vahye tabi olduğunda Allah’ın beğendiği ahlakı yaşayabilir. Vicdanının sesine uymamakta ısrarlı davrandığında ise nefsindeki kötülük gittikçe zalimliğe ve gaddarlığa dönüşür. Vicdanını örten insan kendi sevgi gücünü kırarak hiç kimsenin kendisine yapamayacağı en büyük tahribatı kendi eliyle kendine yapar. Sevginin olmadığı yerde gaddarlık, acımasızlık, zalimlik gelişir. Sevgi varsa tevazu, muhabbet, huzur, itidal, dinginlik, sakinlik, güzel söz, iltifat, saygı, coşku ve sevinç vardır. Sevgi yoksa da kibir, gaddarlık, bencillik, soğukluk, zalimlik, alaycılık, katılık vardır.
Peygamberimiz (sav) katılık, sertlik ve gaddarlığı Allah’ın sevmediğini, halim olanlara halimlikle karşılık vereceğini şöyle bildirmiştir:
Allah, her işte halimliği sever, sertliğe ve gaddarlığa verdiğini vermez. (Müslim, Birr 77)
İnsanlara karşı halim davranan kimseye Allah da halim davranır. (Müslim, Birr 77)
İnsanların bir kısmının aklına gaddarlık ya da zalimlik denildiğinde çok ağır acımasızlıklar ya da şiddet içeren bazı tutumlar gelir. Oysa kendisine gösterilen sevgiyi, iyiliği ve samimiyeti görmezden gelmek de acımasızlık ve gaddarlıktır. Kendisi hep güzel söz duyduğu halde o kişiye alaycı ya da kibirli bir tavırla karşılayıp ters cevaplar vermek, kendisi için yapılan fedakarlıkları ve iyilikleri ısrarla yok saymak, kendisine gösterilen sevgiyi, inceliği ve nezaketi sanki karşı taraf buna mecburmuş gibi anlamazdan gelmek, bencillikte direnmek, karşısındaki insanın yüksek ve övgüye değer ahlakına bir kere bile olsun iltifatta bulunmamak da vicdanlı insanlara karşı bir acımasızlık, gaddarlık ve zalimliktir. Çünkü bu görmezden gelme kişinin kendisine gösterilen yüksek ahlakı ve sevgiyi görmemesinden kaynaklanmaz. Tam tersine kendisine değer verildiğini, özen gösterildiğini, sevgi duyulduğunu bile bile anlamazdan gelmesinden, tüm bu güzellikleri ve karşısındakinin vicdanını kolay görmesinden, haksız ve yersiz bir büyüklük hissinden, kendisini cahilce daha yüksekte konumlandırmasından, kalbinin verilen tüm emeğe rağmen yumuşamamasından kaynaklanır.
Kişinin bu duyarsızlığı gösterirken, ne kadar bozuk ahlak gösterirse göstersin, hiç kıymet bilmese de, gördüğü sevgiyi takdir etmeyip iyiliğe karşı duyarsız olsa da, bile bile sevmeye kendini kapasa da karşısındaki vicdan sahibinin sabırla ve merhametle aynı iyiliği, dürüstlüğü, merhameti ve sevgiyi göstereceğinden emindir. İşte bu eminlik vicdanlı insan için Allah Katında çok büyük kar, onun güzel ve yüksek ahlakını yok sayan için ise çok büyük bir kayıptır. Vicdanlı insan karşısındakinin tutumuna rağmen her defasında daha da güzel bir sabırla ve kararlılıkla Allah’ın kendisinden istediği ve beğendiği ahlakta azim gösterirken, bu titiz vicdanı görüp, bu temiz vicdanın sadece sevgi aradığını bildiği halde bu kişinin tüm özenini, emeğini, sevgisini, merhametini, anlayışını, vefasını, dikkatini, inceliğini hiçe saymak gaddarlığın en alasıdır.
Sevgisizliğin insanları sürüklediği gaddarlık çoğu zaman kişi farkına varmadan birçok tavrına etki eder. Örneğin kendi bencilliğini kavrayamaz hale gelir. Gittikçe duyarsızlaşır. Kendi içinde olduğu hali görmeden daha fazlasını talep etmeye başlar. Vicdanlı insanların gösterdiği güzel ahlakı suiistimal ederek bir nevi şımarıklık içine girer. Kendisine gösterilen sevginin, özenin, merhametin, ilginin vicdanlı insanların Allah’ın rızasını umarak gösterdikleri bir güzel ahlak olduğunu unutur, kendinin sahip olduğu özelliklerden kaynaklandığına inanır. Bu sebeple de kendisine sevgi gösteren, fedakarlık yapan, onun rahatını düşünen tertemiz insanlara şefkat duyup, sevgi saygı ve hürmet göstereceğine bir süre sonra “Neden daha da fazlasını vermiyorlar, yapmıyorlar” diye gaddar tavırlar sergilemeye başlar.
Bu kişilerin en itici ve kendilerini küçük düşürücü yönlerinden biri ise karşısındaki kalender, mütevazı, halim, çok güzel huyluysa gaddarlıklarının daha da artmasıdır. Ama bu insanlar kendileri gibi sevgisiz insanlara denk geldiklerinde de son derece uysal hale gelirler, “Aman ona bulaşmayayım başıma iş gelmesin” diyerek iyi insanlara göstermekten ısrarla kaçındıkları ilgiyi, özeni bu kişilere gösterirler. Terslik göreceğinden emin oldukları kişilere karşı bir anda dünyanın en saygılı, en nezaketli, en tatlı sözlü, sevgisini en coşkuyla ifade eden kişisine dönüşürler. Özellikle de menfaatiyle çelişen bir durum oluşma riski varsa ya da menfaat umutları olursa katı, sevgisiz, gaddar yönleri bir anda ortadan kalkar ve şaşırtıcı derecede yumuşak başlı olurlar. Oysa Allah Kuran’da insanın kötülere karşı izzetli, onurlu ve dirençli, müminlere karşı ise alçakgönüllü, yumuşak başlı, halim ve koruyucu olmasını emretmiştir.
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların da Kendisi'ni sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda çaba harcayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir…(Maide Suresi, 54)
Dikkat edilirse Allah ayette; tavır ve ahlak bozukluğu sergileyerek, dinden, dinin sıcak ruhundan, Allah’a ve resulüne sadakatten uzaklaşmak isteyenlerin yerine getireceği müminlerin en temel vasıfları olarak “Allah’ı sevmeleri, müminlere karşı yumuşak başlı ve tevazulu olmalarını” göstermiştir. Bu ayetten de bir kez daha sevginin ve ancak sevgi olduğunda gelişen tevazunun, itidalin, sevecenliğin, anlayışın, sıcaklığın Allah Katındaki önemi görülmektedir. Allah bu güzelliklerden uzak durmakta ısrar edenleri bu güzelliklerin kıymetini bilenlere değiştireceğini söylemektedir. Dolayısıyla Allah’ı seven ve iman eden her müminin kendisini sevgiden alıkoyan, nefsine dair her şeye karşı tek tek çok titiz olması, kendisini tartıp kusurlarını tespit edip arındırması, sevgisizliğe açtığı kapının kendisini gaddar, zalim, bencil, yapayalnız yaşayan bir insana dönüştürmesinden şiddetle sakınması gerekir. Unutmamak gerekir ki hiçbir tevil, hiçbir bahane ve insanın kendisine göre haklı gördüğü hiçbir gerekçe kişinin kendisini sevgiden uzak tutması için bir sebep değildir.
Allah Peygamberimiz (sav) döneminde ikiyüzlü insanların nur gibi Peygamberimiz (sav)’e karşı alçakca muhalefet edip açtıkları Dırar Mescidi ile Peygamberimiz (sav) ve sahabenin bulunduğu mescid arasındaki farkı belirtirken, Mescid-i Nebevi için “Orada içten arınmayı arzulayan insanlar vardır. Allah arınanları sever.” (Tevbe Suresi, 108) buyurmaktadır. Bu tüm müminler için çok büyük bir ölçüdür. Mümin hatasız, kusursuz değildir. Ama bunlardan arınmaya gayret eden insandır. Kişinin kendisini arındırırken karşısındaki müminin de arınmaya gayret eden iyi niyetli bir insan olduğunu düşünüp sevgiyle, şefkatle ve affedicilikle yaklaşması bir ibadettir.
Mümin Affediciliği ile İmanının Samimiyetini ve Derinliğini Ortaya Koyar
Affedici olmak Kuran’a göre ibadettir. Allah ayetlerinde şöyle buyurmuştur:
Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir. (Araf Suresi, 199)
Bir mümin için Allah’ın beğendiği bir tavrı yapmaması düşünülemez. Allah’ın beğendiği bir tavrı yapmamak için hiçbir gerekçe, bahane, tevil geçerli olamaz. Affedemediğini söyleyen ya da düşünen birinin her an Allah’ın affıyla ayakta durduğunu unutmaması gerekir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulur:
Senin Rabbin rahmet sahibi (ve) bağışlayıcıdır. Eğer, kazandıklarından dolayı onları (azapla) yakalasaydı, şüphesiz onlara azabı (bir an önce) çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için bir buluşma zamanı vardır, onun dışında asla başka bir sığınak bulamayacaklardır. (Kehf Suresi, 58)
Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile) yakalayacak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah Kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)
Allah, yaptığı hataları örttüğü, kötülükleri affettiği için hayatını devam ettirebilen insanın kendi nefsine yapılan en küçük bir şey için dahi “Affedemiyorum” demesi, olanca aczine ve zavallılığına rağmen nefsini bu derece değerli görmesi aslında ibret verici bir durumdur. Allah insanları sürekli affederken, tüm insanlara iyilikle ve nimetle karşılık verirken, bir Müslüman önemsiz gerekçelerle dünyaya dair konular için iman ettiğini, Allah’tan sakındığını, sadık olduğunu, vefalı olduğunu bildiği birini affedememeyi asla kendisine yakıştırmamalıdır. Mümin kendini affetme ya da affetmeme konumunda görmemeli, Kuran’a göre affetmenin Allah’ın beğendiği bir ibadet olduğunu unutmamalı, Allah “af yolunu benimseyin” buyurduğu için Allah’ın gösterdiğinden başka bir yol tutmamalıdır.
Affetmek Allah’ın beğendiği ve istediği bir ahlaktır. Her mümin namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi affedici olmakla da yükümlüdür. “Ama o da şöyle söyledi, böyle yaptı”, “Ama yaptığı çok yanlıştı” gibi sözleri dile bile getirmemelidir. Konu her ne olursa olsun hiçbir mazeret affedici olmaya engel değildir. Ki Allah Kuran’da cinayet işleyen insan için dahi “Affederseniz sizin için daha hayırlıdır” (Bakara Suresi, 178) buyurmaktadır.
İnsanların canını en çok yakan şeylerden biri affedici olmamaktır. Pek çok insan affedici olmak yerine, intikam peşine düşer, bu şekilde farkına varmadan en çok kendine zarar verir. Diziler, romanlar, filmler genellikle intikam hikayeleri üzerine kuruludur. Şeytan insanların birbirine düşmesinden ve sevgiden uzaklaşmasından zevk aldığı için birçok basmakalıp telkinle intikam övülür, hatta onurlu olmanın şartı gibi gösterilir. Oysa asil ve izzetli olan affedici, bağışlayıcı olup bir hata gördüğünde örten olgunluğu göstermektir. Peygamberimiz (sav) de bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
Kul affettikçe Allah onun izzetini artırır. (Müslim, Birr 69)
İnsanların dikkat etmediği bir konu da “Ama bu çok büyük bir yanlış” diye düşünüp kendilerince büyük olarak niteledikleri hataları affedememektir. Aslında Kuran’a dikkatlice bakıldığında affetmek ibadetinin asıl “büyük” hatalar söz konusu olduğunda övülüp teşvik edildiği görülür.
Küçük şeyleri affetmek, görmezden gelmek genellikle birçok insan için zaten sıradan bir durumdur. Önemli olan çok zoruna giden bir konuda affedici olmaktır. Örneğin bir insan “yıllar geçti hala affedemedim” diyorsa bu çok utanç verici bir şeydir. Allah’ın affedici olmayı emrettiği birçok ayetini -Allah korusun- göz ardı ediyor demektir.
Kaldı ki insanların kimi zaman duygusallığın kimi zaman öfke ve gururun etkisiyle ‘çok büyük’ veya ‘çok önemli’ olarak nitelendirdiği konuların çoğu çok küçük ve boş konular olabilmektedir. Olayları Kuran’ın bakış açısıyla değil de nefsiyle değerlendiren kişilerin algıları bozulur. Bediüzzaman Hazretleri, “İnadın gözü, meleği şeytan gösterir” sözüyle Kuran ahlakından uzak olmaktan kaynaklanan bu algı bozukluğunun ne derece vahim boyutlara varabildiğine dikkat çeker. Bu kişiler en ufak bir şeyi bile kendi aleyhlerine algılayıp aşırı tepkiler verebilirler. Kendilerine gösterilen bir tavrı veya söylenen bir sözü bilerek aşırı derecede büyütüp hem kendilerini buna inandırır hem de çevrelerini o kişiye karşı olumsuz yönde manipüle ederler. Bilinçaltında haklı çıkma isteğiyle o kişiyi itibarsızlaştırmak için her yolu denerler.
Oysa Rahmani olmayan hiçbir tavır ve tutum amacına ulaşmaz. Muhakkak Allah’ın aşılamaz engeliyle karşılaşır. Allah ancak Kendi rızasına uyan, Kendisinden korkup sakınan, hata yaptığında istiğfarla Kendisine sığınan, iyi niyetli, safi, temiz kalpli kullarının yollarını açar, onları azmettikleri hayırlı ve güzel işlerde başarılı kılar. Üzerlerine nur ve bereket yağdırır. Kinci, intikamcı, egoist, sevgisiz, kibirli insanların yolu ise daima kapalıdır. Başkaları için temenni ettikleri olumsuzluklar, mahrumiyetler, yalnızlıklar hep kendilerini sarar.
Allah Kuran’da müminlere kendilerine ihanet eden ve hatta ihaneti alışkanlık haline getiren kişilere karşı dahi affedici olmalarını emretmiştir:
… İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)
Bir başka ayette de müminlere karşı düşmanca tutum gösteren kişilere dahi affedici ve kusurlarını yüzlerine vurmayan bir yüksek ahlak emredilmiştir:
Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Tegabün Suresi, 14)
Görüldüğü gibi ayetlerde müminler kötü, zarar verici, kırıcı hatta ihanet içeren tutumlarla karşılaştıklarında Allah onlardan hem affetmelerini hem de bu kötü tavırları örten bir yüksek ahlak içinde olmalarını istemektedir. Peygamberimiz (sav) döneminde en ağır savaş ortamlarında, yıllarca devam eden eziyetler ve baskılar karşısında dahi Peygamberimiz ve sahabe affedici olmuşlardır. Allah cana kastedenin bile affedilmesini beğendiğini söylemişken bir müminin “gururu incindiği”, “kalbi kırıldığı”, “rahatsız olduğu” için beğenmediği veya hoşlanmadığı bir durum nedeniyle mümin kardeşini affedememesinin Kuran’a göre mazereti yoktur.
Öte yandan, “Affettim” deyip soğuk ve mesafeli tavrını sürdürmek kişinin kendi kendini kandırmasıdır. Bu durum, kibirin hala canlı, büyüklenme hissinin hala devrede olduğunu gösterir. Çünkü affedicilikle sevgi ile iç içedir. Samimi olarak affeden insanın muhatabına tavrı alçakgönüllü, yumuşak başlı, sevgi dolu ve şefkatli olur.
Bazı insanlar affetmenin karşısındaki kişiyle ve yaşadıkları olayla ilgili olduğunu zanneder. Oysa affetmek tüm sebeplerden ve görünürdeki olaylardan bağımsız olarak yalnız Allah’ı razı etmek için yapılan, en zevkli ibadetlerden biridir. Kişinin kendi huzuru, sağlığı, derinliği için Allah’ın özel olarak yarattığı bir nimettir. Allah affetmeyi güzel görüp beğendiği için, insanları affettiklerinde mutlu olacakları şekilde yaratmıştır. İntikam duygusuyla hareket edene veya içinde ısrarla kin ve öfkeyi muhafaza edene ise Allah hayır vermez, o kişi mutlu olamaz. İnsanlardan, olaylardan, dünyanın her türlü detayından sıyrılarak, yalnızca Allah’ın rızasını umarak affedici olan insanın kalbi ferahlar. Bir şeyi Allah için yapmanın lezzeti ve tadı hiçbir şey ile kıyaslanamayacak kadar güzeldir.
İnsanların bir kısmının affetmeye güç yetirememelerinin temelinde yatan sebep ise dindar olmamalarıdır. Gerçek dindarlık candan, samimi, vicdanına tam uyarak yalnız Allah’ın rızasını ölçü almaktır. Ölçü insanların ne dedikleri, ne düşündükleri, neye inandıkları, neyi eleştirdikleri, neyi beğendikleri olduğunda insanın önüne güzel ahlaklı olabilmesine engel binlerce set birden döşenmiş olur. Yalnız Allah’ın razı olması ölçü olduğunda ise insanın aklı, zihni, kalbi keskin bir berraklık ve netlik kazanır. Allah bir ayette birbiriyle geçimsiz çok sayıda sahibi olan bir kişi ile sadece bir kişiye teslim olmuş bir kişinin arasındaki farkı örnek vermiştir:
Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)
Mümin yalnız Allah’ı sahip ve dost edindiği için çocukluğundan beri öğrenegeldiği “Kendimi ezdirmemeliyim”, “Bunun karşılığını vermeliyim”, “Madem öyle…”, “Bu yapılanı asla unutmamalıyım” gibi affedici olmasına engel olan bir takım yanlış kriterlerin tamamını terk eder. “Bunu yaparsam Rabbim beni beğenir mi” diye düşünür ona göre o tavırdan ya sakınır ya da yapar, Allah’a tevekkül ederek, Allah’ın yaptıracağını bilerek güzel ahlakta azim gösterir.
Allah Gafur olan (çok bağışlayan, günahları tekrar tekrar örten), Gaffar olan (günahlar ne kadar çok olursa olsun bağışlayan), Afuv olan (Affeden, günahı tamamen silen, yok sayan), Rahman olan (sonsuz merhamet sahibi), Rahim olan (müminlere özel ve sürekli merhamet eden), Tevvab olan (Tövbeleri çokça kabul eden), Halim olan (aceleyle cezalandırmayan, mühlet veren)dir. Müslüman da Rabbimiz’in bu sonsuz güzel isimlerinin ve ahlakının kendi üzerinde tecelli etmesi için içtenlikle dua eden çaba gösterendir.
Küsmek Kuran’ın Hükmünü Terk Etmek Olur
Kuran ruhunun tam yaşanmadığı toplumlarda insanların birbirlerini çok kolay sildikleri, birbirlerinden hemen vazgeçtikleri, küsüp hayatlarından çıkardıkları sıkça görülür. İnsanların bir kısmı kızdıkları kişileri kolay kolay affedemediklerini dile getirirler ve gerçekten de birçok insanın affetmek konusunda çok zorlandığı görülür. Örneğin kişi bir arkadaşından beklemediği bir davranış gördüğünde konuşmak, anlamak, hatasını düzeltmesine ve kendisini geliştirmesine yardımcı olmak yerine ona küsmeyi tercih eder. Aslında bu tercih değil doğru olan tavırdan kaçıştır. Vicdani olanı yapmak yerine nefsani olana yönelmektir. Emek vermeyi, nefsini ezmeyi, alttan almayı zor, kestirip atmayı ise kolay görür. Oysa Allah zor gibi görünen şeyler içinde müminlere kimsenin bilmediği lezzetler ve zevkler yaratmıştır. İlk başta zor gibi görülmesine rağmen buna talip olanlara zoru kolaylaştırmıştır.
Öfke insanların birçoğunda güçlü bir damardır ve birçok insan öfkeyi kontrol edip yenmeyi düşünmez bile. Öfkelendiğinde en doruk noktasına kadar öfkeyi yaşar ve hatta bazıları bundan garip bir zevk alır. Öfke anlık olarak insanın içindekini boşaltmasından kaynaklanan bir tür rahatlama gibi görülse de, sonrasında düştüğü küçük düşürücü durumdan duyulan utanç, o anda sarf edilen sözlerin ve gösterilen tepkinin sebep olduğu pişmanlık ve büyük vicdani azap olarak insana geri döner. Allah Kuran’da müminlerin en önemli özelliklerinden birinin öfkelerini kontrol altına almaları, tutup yenmeleri olduğunu bildirmiştir. Mümin öfkesini yendiği için kendisi haklı da olsa sevinçle, zevkle, huzurla hakkından vazgeçerek affedici bir tutum sergiler:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Peygamberimiz (sav) de öfkeyi yenmenin kıymetini ve güzelliğini şöyle ifade etmiştir:
Güçlü kimse, güreşte başkasını yenen değildir, asıl güçlü kimse, öfkelendiği anda kendine hâkim olandır. (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107)
Bazı insanlar ise -cahilce- affetmemeyi, geri adım atmamayı üstünlük, altta kalan olmayı ezilme zannederler. Bu yüzden küskünlüklerinden vazgeçmezler. Küslükte ısrar ederler. Oysa Allah her zaman eziliyor gibi görüneni yüceltir. Yücelme ve izzet bu tür kirli yöntemlerle elde edilen değil, Allah’ın razı olduğunu yapmak karşılığında Allah’ın lütfettiği değerlerdir.
Küsmek aslında sevgiden vazgeçmek demektir. Bir müminin çok utanacağı, Allah aşkına asla yakıştırmayacağı bir gaflet halidir. Üstelik, Allah’ın yarattığı görüntüden, imtihandan -haşa- rahatsızlık duymak, kaderi unutmak anlamına gelir. Küsmeye eğilimli insanlar bu kötü ahlaklarının karşılığını daha dünyadayken kendilerini yavaş yavaş yalnızlığa mahkum ederek kendi elleriyle alırlar.
Peygamberimiz (sav)’in Allah’ın küsmeyi hiç beğenmediğini bildirdiği şu hadisi de müminler için son derece önemli bir uyarıdır:
Allah, kendisine şirk koşmayan herkesi bağışlar, ancak aralarında dargınlık bulunan iki kişi hariç. ‘Onlar barışıncaya kadar bekletin’ denir. (Müslim, Birr 36)
Aslında küskünlük insanın makul ve dengeli bir değerlendirme yapamadığını, duygusal dengesizlik içinde olduğunu gösteren bir durumdur. Elbette bu, berrak ve temiz bir iman ruhunda olması mümkün olmayan bir dengesizliktir.
İnsan elbette kızacağı şeylerle karşılaşabilir, çok ciddi rahatsızlık duyacağı durumlarla muhatap olabilir, karşısındaki kişi bencilce veya kibirli bir tutum sergileyebilir, haksızlığa uğrayabilir, canı yanabilir, ağrına gidecek şeyler yaşayabilir ama mümin bunların hepsini Allah’ın yarattığı bir eğitim olduğunu bilerek hareket etmekle yükümlüdür.
“İçimde öfke oluştuğuna göre şimdi itidalli olma, sabır gösterme ve affetme ibadetimin vakti geldi” deyip “Bismillah” diyerek Allah’ın beğendiği güzel ahlakı göstermelidir.
İlk başta zor da gelse, belki dışarıdan bakıldığında ya da kişi kendi içinde bunu yapmacık da bulsa, güzel olanı yapmaya başladığında bir süre sonra bambaşka ve çok güzel bir netice olacağını görecektir. İyi ve güzel olan tavırda kararlılık Allah’ın hayırla neticelendirdiği bir ahlaktır:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
Dikkat edilirse Allah ayette sadece güzel olan bir üsluptan değil “En güzel olan bir üslup ve tarzdan” bahsetmektedir. Mümin affediciliği, nezaketi, inceliği, sözü ve tavrı usulen değil içten ve tatmin edici olur. Örneğin kırgın olduğu kişiye küs olmadığını söylediği halde bir ortamda karşılaştıklarında zoraki selam vermenin, mümkün olduğunca konuşmaktan kaçınmanın ya da yüz ifadesindeki soğukluk ve mesafe ile tavır yapmanın Allah’ın ayette bildirdiği “En güzel şekilde karşılık vermek” olmadığı açıktır. Veya “Küs değilim” dediği halde özenle o kişi ile aynı ortamda bulunmaktan imtina ediyor olmak da samimi olmayan bir tutumdur.
Müslüman nasıl ki namaz ibadeti için kalktığında zoraki ya da kaçınarak -haşa- üfleyerek hareket etmiyorsa, affedici olduğunda küsmekten geri adım attığında da dil ucuyla kenardan bir tutum içinde olamaz.
Mümin hem kendi içindeki öfkeyi yenip hakkından bağışlama ile vazgeçer, affedici olur hem de yanındaki diğer arkadaşlarının arasında bir anlaşmazlık olduğunda en güzel şekilde uzlaştırıcı olur. Müminleri sevgiye, kardeşliğe, affediciliğe teşvik etmek, küslük benzeri bir durum olduğunda bunu ortadan kaldırmak için çaba göstermek, uzlaştırıcı olmak da bir ibadettir:
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. (Hucurat Suresi, 10)
.. Buna göre, eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin... (Enfal Suresi, 1)
Uzlaştırmak, sevdirmek, kaynaştırmak, merhameti ve şefkati pekiştirmek Allah’ın beğendiği ahlaktır. Kuran’da Allah hayrı, iyiliği, cömertliği, yardımlaşmayı ve insanların arasını düzeltmeyi esas almayan gizli konuşmalarda hayır olmadığını bildirmiştir. İnsanların arasını düzeltmeyi yani sevgiyi, iyiliği, dostluğu, şefkati, merhameti teşvik eden konuşmaları ise beğendiğini ve güzel bir ecirle karşılık vereceğini buyurmuştur.
Onların 'gizlice söyleşmelerinin' çoğunda hayır yok. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka. Kim Allah'ın rızasını isteyerek böyle yaparsa, artık ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 114)
Rabbimiz’in bu açık ve kesin hükümleri uygulandığında insanların birçoğunun canını yakan ve muzdarip olunan gerginlikler, huzursuzluklar, bereketsizlik ve uğursuzluklar ortadan kalkar. Herkesin kendini güvende hissettiği, sevildiğini, korunduğunu ve değer gördüğünü bildiği cennet gibi bir ortam meydana gelir.
Yalnızlaştırmak Vicdana Aykırı Bir Yöntemdir
İnsanların bir kısmı bir kişinin hatasını gördüklerinde hatta kendileri görmeseler bile o kişinin bir hatası, eksiği veya kusuru hakkında bir şeyler duyduklarında, hatasını düzeltmesini ya da yanlışını telafi etmesini sağlamak yerine o kişiden tamamen uzaklaşmayı tercih ederler. Kendileri hata yaptıklarında ise sınırsız bir anlayış beklentisi içinde olurlar. Kimsenin kendilerinden vazgeçmesini istemez, her defasında kendisini düzeltmesi için imkan verilmesini arzu ederler. Kendilerine hak gördükleri bu güzel ahlakı başkalarına göstermeyi ise çok görürler.
Müslümanın Müslümanı hatasından dolayı yalnız bırakması aslında bir nevi zulümdür ve Peygamberimiz (sav) bu tavırdan sakınmak gerektiğini şöyle bildirmiştir:
Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz, onu küçük görmez. (Müslim, Birr 32)
Unutmamak gerekir ki dünyada bulunduğu süre boyunca her insanın eğitimi devam ettiği için her insan kusur işleyebilir, hata ve yanlış yapabilir. Hatadan, kusurdan münezzeh ve müstağni olan yalnızca Allah’tır. İnsan münezzeh olamaz, müstağni de değildir. İmtihanın gereği olarak Allah insanı hata yapacak şekilde eksik, kusurlu, zayıf yaratmıştır. Bu gerçeği unutup başkalarının hatalarını kınayan fakat kendini müstağni gören insanların durumu ayetlerde şöyle bildirilir:
İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki Kitab’ı okuyorsunuz. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız? (Bakara Suresi, 44)
Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. (Alak Suresi, 6,7)
Bir insan kendisi hata yaptığında kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa herkese karşı en az o şefkati göstermelidir. Allah insanlara kötülükle karşılaştıklarında affedici olmalarının daha hayırlı olduğunu bildirirken “ıslah etmek” için çaba göstermeyi de farz kılmıştır:
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
Müminin üzerinde kendi nefsini eğitmek kadar çevresindeki insanların cennete güzel bir hazırlık içinde olmasına destek olmak sorumluluğu da vardır. Bir insanı hatalarıyla başbaşa bırakmak, Allah korusun, o kişinin ahiretini kurtarmak için hiçbir emek vermemek anlamına gelir. Bu da çok büyük bir vebaldir.
Güzel ahlakın önemli bir parçası hatalı veya yanlış bir tutum içinde olan kişinin içinde bulunduğu halden çıkması ve daha iyi olması için destek olmaktır. Bu bir ibadettir. Hatalı bir tutum olduğunda, beklenmeyen bir üslup ya da tepki ile karşılaştığında, yanlış bir tavır yapıldığında Müslümanın tepkisi o kişiye güzel sözle, sevgiyle ve dostlukla yanlışını göstermek, doğruya çağırmak olur. Allah Kuran’da müminlerin en temel vasıflarından birini şöyle bildirmiştir:
İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. (Al-i İmran Suresi, 104)
Hayra çağırmak, iyiliği teşvik etmek ve kötülükten sakındırmak müminin ömrü boyunca her gün yapacağı bir ibadettir. Bu ibadeti şefkatle, güzel sözle, anlayışla, sevecenlikle ve sevgiyle yapmak farzdır:
Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. (Nahl Suresi, 125)
Müslüman itidalli, sevecen, anlayışlı, halim, mütevazı, olgun, derin, asil ahlakıyla tüm dünyaya örnek olmayı hedefleyen insandır. İnsanları silmekten değil kazanmaktan sevinç duyan, çevresindekilerin ıslahı için emek veren insandır. En yakınındakine nur, şifa, rahmet, nimet olamayan birinin diğer insanlara nimet olması da elbette mümkün değildir.
Müminin kendine has tarzı ve bu tarza uyan uymayan seçimleri yoktur. Müminin ölçüsü Allah’ın rızası ve beğenisidir.
Bu sebeple müminlerin önce kendi ruhlarına sonra tüm insanların ruhlarına şifa olmak niyetiyle samimi, candan, derin, sevgi dolu, affedici, itidalli, tevazulu, sevecen, anlayışlı olması Allah’ın sevdiği ve beğendiği ahlakı en yüksek derinlikte yaşamak için çaba göstermesi çok önemlidir. Müslüman bu konuda kendinde noksanlık bulduğunda bunu sıradan bir durum gibi görmemeli namazına, orucuna titizlik gösterdiği gibi noksan olan yönlerini geliştirip değiştirmeye de titiz olmalıdır.
Hataları Örtmek Asil ve Yüksek Bir Ahlaktır
Allah Müslümanları birbirine veli ve kardeş olarak yaratmıştır. Tüm Müslümanlar büyük bir ailedir, aynı ailenin bireyleri gibi birbirlerine yardımcı, koruyucu, kollayıcı olmaları Kuran’da Allah’ın emridir. Kuşkusuz koruyucu ve kollayıcı olmanın en güzel hali ve alameti ise mümin kardeşinin hatasını, kusurunu gördüğünde bunu düzeltmesi için yardımcı olmaktır. Bu da Allah’ın Kuran’da bildirdiği ama birçok insan tarafından göz ardı edilen ibadetlerden biridir.
Allah müminlerden çevrelerindeki insanlarda bir kusur ya da hata gördüklerinde bunu büyütmelerini, yaygınlaştırmalarını, yapan kişiyi mahcup etmelerini değil hatalarını örtüp şefkatle, akılla ve sevgiyle düzeltmelerini ister. Bir hatayı büyütmek ve sürekli gündemde tutmak basit ve sevgiyi bilmeyen insanların tutumudur. Basit insan hatalı bir durum gördüğünde bunun yaygarasını yapar. İnsanların mahcup olacakları şeyleri gündem yapmaktan garip bir zevk alır. Sevmek için neredeyse hiçbir delil bulamazken, sevgisizlik için yağmur gibi bahane üretip kendince delil bulur. Asil ve yüksek bir ruh kalitesine sahip olanlar çevrelerindekilerin güzel yönlerini ön plana çıkaran, daha çok ve daha güçlü sevmek için delil toplayan insanlardır. Allah sevgiye böyle güzel emek verenleri hem Kendisi sever hem salihlere sevdirir.
Allah insanlara kötü zanla bakıp hata aramayı, tecessüs etmeyi yani kusurları araştırıp bulmayı ve her yerde anlatarak yaygınlaştırmayı haram kılmıştır:
Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)
Allah Settar olandır, yani ayıpları, kusurları örten, açığa çıkarmayandır. Kullarının da hataları güzellikle düzeltmelerini, kusurları ve ayıpları örtmelerini ve birbirlerini iyi olana teşvik etmelerini sever.
Peygamberimiz (sav) Müslümanların tek bir vücut gibi olduklarını bildirmiştir:
Müminler, birbirlerine karşı merhamette, şefkatte ve sevgide tek bir beden gibidir. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
Bediüzzaman Hazretleri de Müslümanların birbirlerine sevgi, dostluk, koruyuculuk ve kardeşliklerini “bir vücuda benzeterek” anlatmıştır. Müminlerin birbirlerinin noksanlıklarını örtmesinin vicdanlı, doğal ve bereketli bir tutum olduğunu çok hikmetli bir örnekle şöyle izah eder: Nasıl ki bir insanın bir eli diğer eliyle rekabet etmez, bir gözü diğerini eleştirmez, dili kulağına itiraz etmeyip bunlardan birinin noksanlığı olduğunda hemen onu telafi etmeye çalışırsa, yardımına koşarsa, Müslümanların da birbirlerine aynı tutum içinde olmalarını öğütler.
Çünki nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekabet etmez. Bir gözü, bir gözünü tenkid etmez. Dili, kulağına itiraz etmez. Kalb, ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksânını ikmâl eder (tamamlar). Kusurunu örter. İhtiyacına yardım eder. Vazîfesine muâvenet eder (dayanak olur). Yoksa, o vücûd-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. (Lemalar, 21. Lema)
Bediüzzaman Müslümanlar birbirine bu destek ve yardımı sağlamadıklarında ise “O insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır” diyerek çok önemli bir manevi felakete dikkat çekmiştir. Müslümanların, hataları ve kusurları büyütmeleri, örtmemeleri ve iyileştirmek için çaba göstermemeleri neticesinde oluşacak; ruhlarını söndüren, yaşam gaye ve sevinçlerini elinden alan ve onları adeta robotlaştıran bu manevi felaketten sakınmaları gerekir.
Her insanın zayıf olduğu yönler olabilir. Kimi sakin fıtratlıdır, kimi daha çabuk öfkelenmeye eğilimlidir. Kimi çalışmaktan hiç gocunmaz büyük bir fedakarlıkla çalışır, kimi biraz daha ağır kanlıdır. Kimi hoşuna gitmeyen tek bir söze dahi tahammül gösteremez, kimi sabırlı ve olgundur. Kiminin şefkat yönü güçlüdür ama hamiyetle sahiplenme yönü daha az gelişmiştir. Ama kişinin yanlışları, doğrularını ortadan kaldırmaz, yok etmez. Müminin on tane hatalı yönü varsa, bin tane milyon tane güzel özelliği vardır.
Müminler insanlardaki güzel yönleri ön plana çıkarır, bu güzelliklerle onları değerlendirirler. Kusuru veya noksan yönleri ön plana çıkarıp sadece bunları görmek aslında kusuru olan kişiden çok bu kusuru gündem yapan kişiye zarar verir. Bu Allah’ın beğenmediği bir tavırdır ve Allah’ın beğenmediğini yapanın sevgi gücü zayıflar, bereketi, neşesi, iç huzuru kaçar. Allah kötü bakana hep kötüyü gösterir ve elinden zevklerini alır. Güzel bakana hep güzel gösterir ve zevk alacağı güzellikleri çoğaltıp aldığı zevkin şiddetini de artırır.
Bediüzzaman Hazretleri müminlerin birbirlerinin sadece kusurunu görüp durmadan kusurlarını tenkit edip moralini bozmalarının dostluğu, kardeşliği ve ihlası zedeleyen önemli bir tehlike olduğunu ise şöyle anlatmıştır:
"Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip (öne geçip) tahakküm etmez (zorla hükmetmez), BİRBİRİNİN KUSURUNU GÖREREK TENKİT EDİP, SA'YE (ÇALIŞMA) ŞEVKİNİ KIRIP ATÂLETE UĞRATMAZ. Belki bütün istidatlarıyla (yetenekleriyle) birbirinin hareketini umumî maksada (genel amaca) tevcih etmek (yöneltmek) için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine (yaratılış amaçlarına) yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak." (Lemalar, 21. Lemas)
Müslümanın zannı yani olayları değerlendirmesi, yorumlaması her zaman güzeldir. Pozitiftir. Bu demek değildir ki Müslüman İslam’ın aleyhine olabilecek bir şeyi fark etmez veya duyarsız davranır. Tam tersine söz konusu İslam’ın menfaati olduğunda dikkati çok keskindir. Ancak iman, Allah aşkı ve Allah’ın sonsuz güzel ahlakına hayranlık müminin şefkatle hamiyeti en güzel şekilde dengelemesini sağlar. Şüphecilik ve art niyetle mutlaka bir yanlış arama gözüyle değil, Allah’ın kullarına engin rahmet ve merhametini düşünerek bir kusur varsa da düzeltilmesine zemin hazırlama niyetiyle hareket etmek önemlidir. Allah bu samimiyete karşılık Müslümanları olabilecek her türlü aleyhe durumdan da korur. Kalbi daima safi tutmak, iyi zanla bakmak ve olumlu yorumlayarak olayları değerlendirmek Peygamber ahlakıdır, her mümin de bu güzel ahlakla ahlaklanmalıdır.
Merhametli Olmak ve Merhameti Teşvik Etmek Farzdır
Allah Rahman ve Rahim olan, merhameti ve şefkati her yeri ve her şeyi kuşatmış olandır.
… Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım. (A’raf Suresi, 156)
Allah insanın zihnini ve bedenini merhametli olduğunda sağlıklı ve dengeli olacak şekilde yaratmıştır. Herkes kendisine merhametle yaklaşılmasını ister. Bu güzel bir taleptir. Ancak bir yönüyle bazı insanların yüzeyselliğini gösterir. “Bana anlayışla davranılsın” diyen birçok kişinin bir başkasına anlayışlı ve merhametli olmadığı görülür. Mümin ise merhametli olmanın tadını bilen insandır. Rabbimiz’i hakkıyla tanıyan ve seven Allah’ın sonsuz güzel ahlakını detaylı olarak düşünür ve bunun kendi üzerinde de tecelli etmesini ister.
Merhametli olmak, Allah ile kesintisiz bir bağlantının, en yüksek kaliteyle sevgiyi yaşamak için verilen emeğin, tek yanlı olarak sürekli sevgiyi arayan güzel bir gayretin karşılığında Allah’ın nasip ettiği bir nimettir. Allah’tan gafil olan, dünyaya dalan ve sevmeyi bilmeyen merhametli olamaz.
Buraya kadar saydığımız tüm konular gibi merhametli olmak da bir ibadettir. Tercihe bağlı olan bir konu değildir. Bir mümin “merhametli olsam da olur olmasam da olur” diye düşünemez. Merhametten uzaklaşmış olmak bir mümin için büyük bir felakettir. Çünkü kalbinin katılaştığını, sevme duyarlılığını ve insaniyetini yitirdiğini gösterir.
Bediüzzaman Hazretleri de bu manevi tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir:
Kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet (zeka), o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir. (Sözler, s. 285)
Allah insanın zihnini ve bedenini merhametli olduğunda sağlıklı ve dengeli olacak şekilde yaratmıştır. Aksi takdirde insan dengesini kaybeder ve acımasız, egoist, kaba, soğuk, etrafına zarar veren güvenilmez bir kişi haline gelir. Bu en temel insanı vasıftan mahrum olmanın kabalığı ve kütlüğü hep üzerinde olur. Her anında, her nefesinde Allah’ın merhametine sonsuz derecede muhtaç ve acz içinde olan insanın böylesine bir katılık içinde olması çok şaşırtıcıdır. Halbuki bir an evvel bu derin gafletten uyanıp kalbini yumuşatmazsa belki de kendisi sonsuza kadar merhamet göremeyecektir. Zira Peygamberimiz (sav)’in buyurduğu üzere; “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Allah’ın süre tanıması kişiyi yanıltmaması gerekir.
Peygamberimiz (sav)’in Kuran’da övülen en güzel özelliklerinden biri de merhametli olmasıdır:
Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılırlardı. (Al-i İmran Suresi, 159)
Merhamet ve şefkat insanların duyduklarında dahi içlerini ısıtan ve çok hoşlarına giden duygulardır. Bir film, video ya da romandaki tek bir merhametli sahne dahi insanların zihninde çok güzel etki oluşturur. Ancak insanların bir kısmının dikkati çabuk dağılır. Özellikle de dünyanın koşuşturması, özünde boş ve geçici olan zevkleri bir anda merhametin oluşturduğu güzelliklerin önüne geçer. Bu duruma insanın bahane üretme yeteneği de eklendiğinde bir anda farkına varmadan kendini Allah’ın dünyayı yaratma amacı olan sevgiden, merhametten, şefkatten, ruhunu besleyen güzelliklerden uzaklaştırmış olur. Hayatındaki merhamet, sevgi, incelik ölçüleri çok küçük örneklerle sınırlı kalır. Oysa Allah’ın Kuran’da bildirdiği merhamet her şeyden önce müminin mümin kardeşini sahiplenmesini, korumasını, affetmesini, iyiye çekmesini, mahcup etmemesini, değer vermesini, saygı duymasını, her ihtiyacını gözetmesini, Allah’a yakınlaşmasına vesile olmasını öncelikli gören çok derinlikli bir ruh halidir.
Allah Kuran’da merhametli olmayı ve merhameti tavsiye etmeyi “sarp bir yokuş” olarak tanımlamıştır.
Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi.
Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?
Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir;
Ya da açlık gününde doyurmaktır,
Yakın olan bir yetimi,
Veya sürünen bir yoksulu.
Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (Beled Suresi, 11-17)
Bunun anlamı; merhamet, sabır, iyilikte ve güzel sözde kararlılık, koruyup kollamak, cömertlik, yardımsever olmak, karşılıksız sevmek, karşılıksız iyi olmak gibi vasıfların kişinin kendinden geçip sadece Allah’ın rızasını umarak kazanabileceği, emek ve irade gerektiren güzellikler olduğudur. Bir insan alışkanlıkla, öyle rahat ettiği için ya da yapmasa tepki göreceğini düşündüğünden bazı iyi davranışları gösteriyor olabilir.
Ama asıl ölçü, doğrudan kendi nefsiyle ilgili bir durum oluştuğunda nasıl bir insan olduğudur. Örneğin; kendisine değer vermediğini düşündüğü bir insana sevgi göstermesi, kendisine karşı alaycı ve üstten bir tutum sergileyen kişiye karşı güzel söz söylemesi, karşısındaki kendisini kırdığında affetmesi, hoşuna gitmeyen bir ahlakla karşılaştığında bunu düzeltmeye çalışması ve tüm bunları sevgiyle, şefkatle, merhametle içten bir halimlik ve sevecenlikle yapması esastır. Allah bunu zorlu bir yol olarak görmekte ve bu zorlu yola Kendi rızası, aşkı, sevgisi, beğenisi için azmedenleri sevmektedir.
Müslümanın onu diğer insanlardan ayıran önemli bir vasfı, kendisini tanıması, düşünmesi, noksanlıklarını görmesi ve telafi etmeyi de bilmesidir. İnsanların bir kısmı merhametli insanları takdir ve tebrik eder ama kendisi nefsiyle çatıştığında merhametten uzaklaştığını fark etmeyebilir. Allah’tan sakınan Müslüman ise bu konuda ruhunda oluşmuş olabilecek açığı, bunun kendisinden eksilttiği güzellikleri görüp hızlıca kendini değiştirmeye niyet eder, Allah’a sığınıp Rabbimiz’den ıslah, düzelme ve değişme talep eder. Allah Kendisi’ni seven, Kendisi’nin beğendiği ahlakı yaşamak için çaba ve dua içinde olanları mutlaka en beğeneceği hale getirir ve kurtuluşa yani Yüce Sevgisine ulaştırır:
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Katı Kalpli Olmaktan Sakınmak İbadettir
Allah Kuran’da sevdiği ahlakı çok detaylı anlatmıştır. Bu ahlakın temelinde sevgi vardır. İnsanı sevgiden uzaklaştıran her şeyden şiddetle sakındırmıştır. Bunlardan biri de katı kalpli olmaktır. Peygamberlerin, veli insanların, salih müminlerin hepsi halim, duyarlı, merhametli, sevecen, ince düşüncelidir. Katılık ise müşrik ahlakından gelen bir saplantıdır. Müşrik katılığında sevgi, tutku, güzellik, teslimiyet gibi kalbi, ruhu ve hücreleri ısıtan, yumuşatan, ferahlatan hiçbir şeye yer yoktur. İçinde sevgiye bir imrenme olsa dahi ruhunun katılığı diline, bakışına, sesine, hatta cildine yansır. Gözünden ruha etki eden derin bir bakış, dilinden kalbi ısındıran güzel bir söz çıkmaz hale gelir. Kendini güzelleştirme gücünü yitirir. Bu bir kişinin başına gelebilecek en acı mahrumiyettir.
Katılık olan yerde her şeyi ve herkesi belli bir kalıp içinde değerlendirme vardır. Bu kalıp Kuran’ın ruhuna göre şekillenmez. Kişinin kendi değer yargılarına ve alışkanlıklarına göre şekillenir. Oysa kişinin Kuran’da belirtilen dışında belirlediği her sınır sevgisine engel koyan bir put niteliğindedir. Ve bir süre sonra insan kendisi de farkına varmadan kalbini o kadar katılaştırır ki sevginin sıcaklığından, sevmenin hazzından, sevdiğine gösterdiği değer ve özeni geliştirmekten, sevdiği insanın yanında alabildiğine kendini bırakabilmekten tamamen uzaklaşır.
Allah müminleri kalplerinin katılaşmasına karşı uyarmıştır:
İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin 'saygı ve korku ile yumuşaması' zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı. (Mücadele Suresi, 16)
Her Müslüman bu ayetin doğrudan muhatabı olarak hayatının hiçbir noktasında, sebebi ve gerekçesi ne olursa olsun kalbinde, düşüncesinde, tavrında katılığa izin vermemelidir. Bazen insanlar yaşadıkları bir olayda kendilerini haklı gördükleri sebeplere önem verirler. Öyle ki bu “haklı olma” ve “haklarını koruma” duygusu çoğu zaman farkına varmadan onları asıl olan konudan uzaklaştırır. Hayatın günlük akışında ya da insanlar arası ilişkilerde yaşanan her şey insanın ruhunun eğitimi, sevgi gücünün pekişmesi, imani derinliğinin artması için Allah’ın özel olarak yarattığı görüntülerden ibarettir. Bu gölge mahiyetindeki görüntülere takılıp Allah’ın bunlarla ne öğrettiğini görememek yanlış olur.
Yaşanan her anda, her olayda, her konuşmada Allah’ın kulunu Kendisi’ne yakın kılmak, gafletten çıkarmak, onun yalnız Kendisiyle bağlantıda olmasını sağlamak, gölge varlıklardan oluşan dünyadan uzaklaştırıp her yeri sarıp kuşatan tek İlah, tek Dost, tek Veli, tek Sevgili olan Rabbimiz’e yöneltmek için hikmetler ve işaretler vardır. Bu hikmetleri ve işaretleri görmek için azmetmek imandır. Bu hikmetler ve işaretlerin önündeki perdelere takılmak ise insanın kalbini katılaştıran temel konudur. Hikmetleri ve işaretleri görmek Allah’ın emrettiği affedici, sevgi dolu, halim, mülayim, sıcak kanlı, sevecen, dürüst, candan ahlakta kararlılık göstermekle olur. Bu güzel ibadetlerden yüz çevirildiğinde ise kalplerin taş gibi katı hale geldiği ayette şöyle bildirilmiştir:
Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir. (Bakara Suresi, 74)
Allah Dedikoduyu Haram Kılmıştır
Allah ayetinde gıybeti çok çirkin olan ve yasakladığı bir eylem olarak bildirmiştir:
Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)
Peygamberimiz (sav) ise gıybetin ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
Gıybet, kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır. (Müslim, Birr 70)
Müslümanın bir kardeşinin gıyabında yapacağı konuşma ancak onun iyiliği, hayrı ve ahireti için olabilir. Onu mahcup etmek, küçük düşürmek, kötülemek ve ona yönelen sevgiyi azaltmak amacıyla o kişinin ardından konuşmak çok çirkin bir ahlak bozukluğudur. Hiçbir mümin kendi sevgisine bunu yakıştırmamalıdır. İnsanlar çoğu zaman bu tip konuşmaların hem kendilerine hem de çevrelerine zarar verdiğini fark edemezler. Bu konuşmaların en büyük zararı insanı sevgiden uzaklaştırması, sevgi gücünü kırmasıdır.
Kimi zaman insanlar alışkanlık olarak, bir art niyet taşımadan arkadaşlarının olmadığı yerde o kişinin bazı negatif yönlerinden bahsederler. Bu konuşmayı yapan bir kötü niyet taşımasa da dinleyenin onu nasıl yorumlayacağını, neler hissetmesine sebep olacağını da düşünmek gerekir. Hiç kimse bir arkadaşı hakkında bir başka kişinin olumsuz düşünmesine ya da ona sevgisinin azalmasına sebep olmak istemez. Müslüman sevdiren, sevgiyi artıran insan olmalıdır. Müminin her konuşması güzellikleri öne çıkaran, sevgiyi pekiştiren, affetmeye ve alttan almaya yol gösteren, dostluğu güçlendiren, cennet ahlakını özendiren olduğunda hayırlı, hikmetli ve bereketlidir. Peygamberimiz (sav) “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun” (Buhârî, Edeb 31; Müslim, Îmân 74) buyurarak müminlerin konuşmalarına çok güzel bir yön belirlemiştir.
Mümin öncelikle hayırlı konuşmalı ve hayırlı konuşmayı teşvik etmelidir. Herhangi bir şekilde bulunduğu ortamda hayırlı, güzel, hikmetli bir sohbet olmuyorsa, gıyapta olumsuz konuşmalar yapılıyorsa, Allah’ın ayetlerini güzel bir üslupla hatırlatarak sohbeti hayırlı konuşmaya çevirmeye gayret etmelidir. Ya da en halim, en tevazulu üslupla “Belki şöyle düşündüğü içindir”, “Bence şu güzel yönü de var”, “Dediğini anlıyorum ama bir de şöyle düşünsek” gibi yorumlarla karşısındakinin daha sevecen ve makul düşünmesine vesile olmalı, gıybet günahını işlemesine engel olmaya gayret etmelidir.
Peygamberimiz (sav) “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân 4; Müslim, Îmân 65) buyurmuştur. Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği bu “eminlik” aslında Müslümanın sevgisine ve derinliğine duyulan bir eminliktir. Tüm görüntünün sahibi ve var edeni olan Allah’ı aşkla seven, her şeyin Rabbimiz’in tecellisi ve yaratması olduğunu bilen Müslümanın keskin aklı ve şuuru en sağlam güvencedir.
Allah Güzel Sözlü Olanı Sever
Kuran’da güzel söz imanın en somut göstergelerinden biri olarak defalarca vurgulanmıştır. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl insanın tercihine bırakılmamış ve vakti geldiğinde yerine getirilmesi farz kılınmışsa, güzel sözlü olmak da aynı şekilde farz olan bir ibadettir. Allah’ın farz kıldığı hükümler göz ardı edilmeyip uygulandığında insanlar cennet mutluluğuna yakın bir sevinç, neşe, özgürlük ve güzellik içinde yaşarlar. Allah tarih boyunca tüm iman edenlerden namaz kılmaları, zekatı vermeleri gibi insanlara “Güzel söz söylemeleri”, yardımsever ve iyi huylu olmaları konusunda söz aldığını bildirmiştir:
Hani İsrailoğulları’ndan, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hala) yüz çeviriyorsunuz. (Bakara Suresi, 83)
Bir Müslüman karşısındakinin tavrı ne olursa olsun güzel sözlü olduğunda, insanlara iyilikle ve güzellikle davrandığında Rabbimiz’e verdiği sözü yerine getirmiş olur.
Allah güzel sözlü olmanın bir insanı, Kendisi’nin beğendiği, sevdiği ve razı olduğu hale getireceğini bildirmiştir:
Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'. (Fatır Suresi, 10)
İnsanların bir kısmı her söze “gereken” cevabı verdiklerinde, güya haklarını kimseye yedirmediklerinde en onurlu ve izzetli tavrı gösterdiklerini zannederler. Bazı insanlarda da gereken cevabı vermezse, lafın altında kalırsa kendisinin saf sanılacağı ve kimsenin ona saygı duymayacağı kuruntusu vardır. Oysa mümin eğer bir hakkı varsa bunu savunmayı Allah’a bırakmıştır. Allah samimi temiz dürüst kullarını en güzel savunan, en güzel koruyan, hakkı en adil olarak yerine koyandır. Sivri dille, sertlikle, hemen gereken cevabı yetiştirerek güya kendisini korumak Allah’ın gösterdiği yol değildir. Müslüman sadece Allah’ın gösterdiği yola uyar.
Allah güzel sözü kökü sağlam dalları gökyüzüne ulaşan bereketli, çevresine de kendisine de güzellik sunan bir ağaca benzetmiştir:
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)
Müslüman güzel sözlü olduğunda ve güzel sözlü olmaktan hiçbir durum ve şartta taviz vermediğinde ayakları sapasağlam yere basar, Allah’ın hiç kopmayan ipine sarılmıştır. Allah güzel sözü de güzel sözlü olanı da sever ve sevdirir. Güzel sözlü olan kişi girdiği her yere sevinç getirir. Elektriği hep pozitiftir. Allah ona sayısız güzellik sunar. Sevenlerinin sayısını hep artırır. Her şeyi o kişiye nimet, her yeri cennet bahçesi gibi kılar. Güzel sözlü olmakta, sevmekte, fedakarlıkta, pozitif düşünmekte, cömertlikte, koruyup kollamakta kararlı olanı Allah her işinde başarılı kılar ve en umulmadık kapılar bu güzel ahlaklı insanlara açılır. Daha nice nimet Allah’ın sevgiyi esas alarak yaşayan müminlere nasip ettiği sırlardır.
Güzel sözlü olmakta sabırlı ve güzel ahlakta iradeli olmayanların hiç bilmediği ve yaşamadığı bir sır daha vardır. Kimse güzel söze karşı duramaz. En katı yürekli insanın bile güzel söz karşısında direnci kırılır. İlk anda kırılmasa veya gururuna ağır geldiği için etkilenmemiş gibi davransa da yıllar sonra bile olsa o güzel sözün, o samimi konuşmanın etkisi bu kişi üzerinde görülür.
Cömertlik Tüm Müslümanların Velisi Olmaktır
İnsanların bir kısmına iyilik dendiğinde farklı kriterleri olabilir. Bazı insanlar gösteriş yönü olan, kolaylarına gelen, kendi hesaplarına uyan birtakım davranışları benimser, iyilik kavramını aslında dar bir ufukla değerlendirirler. Allah’ın Kuran’da bildirdiği asıl iyilik farklıdır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Allah’ın ‘gerçek iyilik’ olarak bildirdiği vasıflardan biri de cömertliktir. Cömertlik Allah’ın emridir. Kuran’a göre mümin koşulsuz şartsız cömerttir. Bu konuda en güzel örnek Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabeye, kendileri ihtiyaç içinde kalsalar dahi, ellerinde avuçlarında ne varsa veren, onları en güzel şekilde konaklatan, kendilerinden önce mümin kardeşlerini düşünen Medineli Müslümanlardır. Allah onların bu güzel ahlakını Kuran’da tüm Müslümanlara örnek kılmıştır:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
O dönem bir yanda bu güzel ve asil ahlakı gösteren sahabe varken bir yanda da dönemin zor koşullarına ve müşriklerin Peygamberimiz (sav) üzerindeki baskısına rağmen Peygamberimiz (sav)’den daha fazla menfaat, mal, mülk talep edenler olmuştur. Bir yanda Müslümanlar müşriklerle amansız savaşların içindeyken, bazı sahabe savaşa çıkmak için deve bulamadığından dolayı teessür yaşarken, malını hayır için vermekten imtina edenler de vardı.
Oysa Allah malın verdikçe bereketlendiğini, asıl bolluğun ve zenginliğin cömertlikle birlikte geldiğini bildirmiştir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Müslümanlar mülkün sahibinin Allah olduğunu bilir, malın varlığından değil Allah’ın harcaması için kendisine sevap imkanı yaratmış olduğundan dolayı sevinç duyarlar. Hz. Süleyman mal ve mülke dair sevgi duymasının sebebini “Allah’ı anmasına” yani, şükretmesine, dağıtıp sevap kazanmasına, Allah yolunda bol bol harcayabilmenin sevincini yaşamasına vesile olması olarak ifade etmiştir:
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbim'i zikretmekten dolayı tercih ettim."... (Sad Suresi, 32)
Müminler iyilik, hayır, sevgi, güzellik için harcama yaparken, İslam’ın menfaatinin en yükseğini Allah’ın rızasının en fazlasını umarlar. Allah bu konuda müminlere çok güzel bir ölçü belirlemiştir: “Sevdiği şeyden vermek”
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Al-i İmran Suresi, 92)
Kuşkusuz sevdiği şeyi vermek kişinin samimiyetini, dünyadan geçmişliğini, her şeyin aslına ahirette kavuşacağını bildiğini ve her şeyin sahibi olan Rabbimiz’in beğenmesinden başka hiçbir kazanç ve karşılık beklemediğini ortaya koyar. Bir başka ayette ise şöyle buyrulmuştur:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür." (İnsan Suresi, 8-9)
Mümin malını verirken cömert olduğu kadar ince düşünceli ve nezaketlidir. Verdiğini dile getirmek, karşılığında bir beklenti içinde olmak ya da verdiği için insanlara minnet etmek kişinin infakın ruhunu hiç anlamadığını gösteren yüzeysel ve utanç verici bir hal olur. Allah malını vermeyi tek başına yeterli görmemiş, güzel bir derinlik, asil bir ruh ve teslimiyetli bir imanla cömert olunmasını istemiştir:
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır. (Bakara Suresi, 262-263)
Mümin Halden Anlayan ve Kolaylaştıran İnsandır
Allah’ın müminlere emirlerinden biri de “kolaylık yolunu benimsemek”tir. Kolaylaştırmak insanların hayatlarına büyük konfor getiren güzelliklerden biridir. Kolaylık insanların üzerindeki baskıları kaldırmak, enerjilerini ve dikkatlerini sadece imana ve sevgiye yöneltmelerini sağlamak, bir hata ya da noksanlıkları olduğunda değişmeleri için yardımcı olmaktır.
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir. (Araf Suresi, 199)
Peygamberimiz (sav) de “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 6) buyurmuştur.
Müminin kolaylaştırıcı olmasının birçok farklı ve güzel yönü vardır. Affedicilik, halimlik, sabır, merhamet, ince düşünce, fedakarlık gibi Allah’ın beğendiği tavırların sağladığı en güzel neticelerden biri de hayatı kolaylaştırmasıdır. Mümin çevresine uysal, uyumlu, itidalli, sevecen, anlayışlı olarak en güzel kolaylığı sağlar. Özellikle de ahlakına güvendiği, sevgisini tanıdığı ve bildiği insanların hayatını kolaylaştırmak imanın ve sevginin en güzel yansımalarından biridir. Aksilik yaparak, kendisine gösterilen ilgiyi ve özeni anlamazdan gelerek, kibirli davranarak, sevgisini göstermekten imtina ederek en neşeli ve sevinçli ortamların bile tadını kaçıran bir insanın sebep olduğu zorluk kuşkusuz bir müminin hiçbir şekilde sebep olmak istemeyeceği bir şeydir.
Müminin aklının ve vicdanının en önemli göstergelerinden biri karşısındaki insanı anlamasıdır. Sevgisini, derinliğini ve samimiyetini anladığı insanın yanında hiç kimsenin yanında olmadığı kadar konforlu ve rahat olduğu gibi o kişiye karşı da olabilecek en güzel konforu sunar. Bu konfor sevgiye hiçbir engel koymamaktır.
Müminin karşısındaki insanı anlamasının bir diğer yönü de mümin kardeşinin içinde bulunduğu hali ve manevi ihtiyacını görüp ona yardımcı olabilmesidir. Manen duyduğu ihtiyacı anlamazdan gelmek, yokmuş gibi davranmak, bir hatası ya da kusuru olduğunda kendi haline bırakmak Allah’ın emrettiği “müminler kardeştir” hükmüne uygun değildir.
Enaniyet ve Kibir Müminin Elinden Sevgi Gücünü Alan Bir Felakettir
Allah Kuran’da “Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden..” (Alak Suresi, 6-7) ayetleriyle müminlere çok önemli bir bilgi vermiştir. Allah’ı seven ve rızasını isteyen bir mümin kibirle, üstenci bir tavırla kendini beğenmekten sakınmalıdır. Çünkü -Allah’ın bildirdiği üzere- bir insanı doğrudan ayıran ve saptıran en önemli tehlike aczini ve haddini bilmeden kendisini beğenmesidir.
Bediüzzaman Hazretleri de, “Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. Nefsine nazar-ı rıza ile (rıza gözüyle) baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez (bağışlanma dilemez), istiaze etmez (Allah’a sığınmaz); şeytana maskara olur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.” (Lem’alar, On Üçüncü Lem'a) diyerek kendini beğenen insanların düştüğü hali hikmetle özetlemiştir.
Kişinin kendini beğenmesi ve kendi benliğini putlaştırması yani enaniyet, kişiyi kendi kusurlarını görmekten uzaklaştırdığı için gittikçe aklı ve dikkati kapanan bir hal içine sokar. Böyle kişiler sadece kendi akıllarını beğendikleri için, başkalarının tavsiyelerine, öğütlerine hiç kulak vermezler. Allah’ın değişmeleri ve kendilerini geliştirmeleri için gösterdiği yolu fark edemez, bu yola uymazlar.
Gerçekte kendilerini olabilecek en beğenilmez ve itici hale soktuklarını da anlamazlar. İticiliklerinin temelinde kibir nedeniyle hem ruhlarında hem bedenlerinde oluşan sertlik, katılık ve soğukluk vardır. Bu kişiler sadece kendi benliklerini sevdiklerinden başka hiç kimseyi gerçek anlamda sevemezler. Kendileri sevmeyi bilmedikleri için gösterilen sevgiyi de anlayamaz ve takdir edemezler. Sevgisizliğin sebep olduğu bir kütlük tavırlarına, bakışlarına, ses tonlarına, mimiklerine kadar her hallerine yansır.
Yaratılış fıtratlarında da bozulma olur. Örneğin kadının fıtratı halimlik, anaçlık, sevecenlik, merhamet ve şefkat üzerine yaratılmışken enaniyetli kadınların hepsi ruhen çok soğuk ve sert, bedenen de çok erkeksi ve duyarsız olurlar. Kadın ruhunun sahip olduğu tüm incelikleri, güzellikleri ve estetiği kaybederler. Böyle bir kadının çekici olması, göze hoş gelmesi mümkün değildir. Bu derece sertleşmiş ve katılaşmış bir kadının sevgiden etkilenmesi de imkansızdır. Enaniyet söz konusu olduğunda bu bozulma erkekler için de geçerlidir. Fedakar, koruyup kollayan, cesur, sevdiğini yücelten erkek modeli yerine bencil, çıkar hesabı yapan, sevdiğine değer vermeyen, zayıf, kişiliksiz bir model ortaya çıkar.
Şeytan en çok sevginin ve sevginin en güçlü yaşandığı kadın güzelliğinin düşmanıdır. Kadının sevmesini ve sevilmesini, güzelleşmesini ve çekici olmasını, sevgiden etkilenmesini ve sevgisiyle etkilemesini ortadan kaldırmak için en çok kullandığı yöntem enaniyet duygusunu körüklemektir. Kibirli olmayı telkin ederek sevginin temeli olan teslimiyet, candanlık gibi güzellikleri ortadan kaldırır. Allah’a kendini teslim etmiş, sevgiye duyarlı bir kadın müthiş bir etkileyiciliğe sahipken kibirli bir kadının sevgi ve heyecan uyandırması söz konusu olmaz. Halim, doğal ve güzel huylu bir kadın karşısındaki insanda müthiş bir etki uyandırdığı gibi kendisinin etkilenme gücü de yüksektir, sevgiden aldığı zevk de çok derindir.
Bediüzzaman Hazretleri, kendini çok beğenen ve büyüklük gururu yüksek olan insanların vücudunun da tamamen “ene kesildiği”ne dikkat çeker:
"Ene, mahiyet-i ismiye ile bakıldığı vakit, bizzat insanın kendisi olur; o vakit ene kesilir." (Sözler, 30. Söz)
Bu sözün anlamı şudur: İnsan varlığa sadece kendisi hesabına, sanki kendi başına bir varlıkmış gibi baktığında, "Bu benimdir, ben yaptım, bu özellik bana aittir" diyerek kendini sahiplenip kibirlendiğinde bu sefer benliği putlaşır. Kendisine emanet olarak verilmiş benlik duygusu tüm bedenini sarar ve insana gerçek vazifesini yani kulluğunu unutturup tüm bedene yansıyan çirkin bir benlik ve ilahlık iddiasına dönüşür.
Bu insan kendini Allah’ın ilhamına kapar, şeytanın ilhamına sonuna kadar açar. Kendi benliğine olan tutkulu sahiplenmesi aklen dengeli ve tutarlı olmasını ortadan kaldırır. Değerlendirmeleri dengesiz, tepkileri saldırgan ve kontrolsüz olur. Makul ve tutarlı davranışlarda bulunamaz. Allah’ın Kuran’da insanlık tarihinin en ibretlik kişileri olarak haber verdiği Firavun ve Nemrud “ene kesilmiş” varlıklardır.
Ene kesilen bir vücud sadece ruhen değil fiziken de hastalanır. Enaniyetli insanın yüzüne mutsuzluk çöker. Bakışları donuk ve anlamsız hale gelir. Ses tonu itici ve rahatsız edicidir. Eller, kollar, boyun ve duruş hep gergindir. Konuşmaları makuliyetten uzaktır. Mantık örgüleri bozuktur. Sevgi gücü ve derin düşünme yeteneği ise tamamen iptal olmuştur.
Kendi benliğini kibirle sahiplenip gururlanan insan büyük bir eminlikle kendini beğenirken aslında büyük bir uğursuzluk içinde bir nevi sürünme benzeri hayat yaşar. Yalnızdır. Sevgisizdir. Dengesizdir. Kontrolsüzdür. Kaygılarla çevrilmiştir. Mutsuzdur. Streslidir. Tutarsızdır. Dünyanın tamamına da sahip olsa tatminsizdir, acı içindedir. Kendini Allah’a teslim etmiş, Allah’ın sanatını hayranlıkla izleyen, Allah’ın tecellilerini aşkla ve coşkuyla seven, kaderinden razı, sadece en yüksek sevgiyi isteyen ise nurlu, aydınlık, bedenen gevşemiş, dingin, derin, mutmain ve huzurludur. Sevgisi coşkulu, tutkulu ve güçlüdür. Hem çok güzel sever hem de çok güzel sevilir.
Müslüman enaniyetten yılandan, akrepten sakınır gibi sakınmalı, nefsinin her zaman kötülüğü emreden olduğunu asla unutmamalıdır. Tevazu ve halimlik müminin en büyük kazancı, en kıymetli, en özen gösterdiği ve sürekli kendisini geliştireceği vasıfları olmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri’nin şu güzel nasihatını hiç unutmamalıdır:
Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider. (Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup)
Sonuç olarak;
Müslümanlar Kuran’ın tamamını hayatlarının her alanında yaşamakla sorumludurlar. Kuran’da Allah’ın övdüğü, beğendiği, öğütlediği her tavır ve ahlak özelliği mümin için ibadettir. Hepsinin ibadet titizliğiyle ve zevkle yapılması gerekir. Candan severek, isteyerek, sevinçle bu ibadetleri yerine getirmek farzdır. Allah affedici, sevgi dolu, güzel sözlü, iyi huylu, halim, olumlu olun, insanları iyiliğe teşvik edin, cömert davranın, fedakârlık yapın, kötülükleri örtün, hakkınızdan bağışlamayla vazgeçin diye buyurmasına rağmen bunları yapmayan kişi Kuran’ın hükmüne uymamış olur.
Kimi zaman bazı kişiler bu güzel davranışları yapmakta zorlandıklarını söyler, örneğin çok kızdıkları bir olay olduğunda affedici olmalarının adeta imkansız olduğunu iddia ederler. Oysa asıl makbul olan kişinin zorlanması ve zorlanmasına rağmen güzel olan tavırda kararlı olmasıdır. Hatta ne kadar zorlanıyorsa gösterdiği güzel davranış o kadar makbul olur. En çok öfke duyduğu bir anda affederse, sevgi gösterirse, şefkat gösterirse en büyük sevabı kazanmış demektir.
Mümin sözleriyle Allah’a sevgisini anlattığı gibi tavırlarıyla da bu sevgisini ispatlamakla mükelleftir. Allah mümine sevgisini ispatlama imkanı yarattığında müminin bunu bir fırsat olarak görmesi önemlidir. İnsanın içinde duyduğu öfke, bencillik, katılık, sabırsızlık, gelecek endişesi gibi hisler, karşısındakinin gösterdiği kötü bir tavır, sarf ettiği kırıcı bir söz, insanın zor durumda kaldığı bir an Allah’a sevgisini ispatlama vaktinin geldiğini göstermektedir. Ezan okunduğunda abdestini alıp sevinçle namaza koştuğu gibi, affetmek, güzel söz söylemek, fedakarlık yapmak, cömertlik göstermek, tevazulu olmak için de aynı şevk, heyecan ve titizlikte olmalıdır. İnsanlar, diğer insanların ne yapıp ne yapmadığına bakmadan, yalnız Allah’ın rızasını ve sevgisini düşünerek güzel ahlak gösterdiğinde tüm dünya cennet bahçesi gibi sevinçli, sevgi dolu, huzurlu ve güvenli olur. İnsanların kurtuluşunun ve mutluluğunun tek yolu Allah'ın hükümlerinin tamamını göz ardı etmeden noksansız uygulamaktır.
Unutmamak gerekir ki nerede bir acı, sıkıntı, ızdırap yaşanıyorsa orada Allah’ın uygulanmayan hükümleri var demektir. Allah’ın hükümleri çözümdür, şifadır, ilaçtır, nurdur, kurtuluştur, ferahlıktır. Hayatın her alanında dirliğin düzenin, huzurun, mutluluğun anahtarı Allah’ın hükümlerine tavizsiz uyulmasıdır.
O zaman Allah dünyayı bir cennet bahçesi gibi bolluk içinde, sevinç ve neşe dolu, güzelliğin sürekli arttığı, herkesin huzurlu yaşadığı bir yer kılar. İnsanların arayışı içinde oldukları gerçek mutluluk Allah’ın gösterdiği yola noksansız uyulmasıyla mümkündür. O zaman insanlar hayatlarını zorlaştıran birçok olumsuzluğun hızla ortadan kalktığını göreceklerdir.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız