MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN BASIN DUYURUSUDUR
Barış Pehlivan: “Türkiye Cumhuriyeti’nin son çeyrek yüzyıldır en fazla ihtiyacı olan, susuz kaldığı kavram: Adalet.” (Onlar TV, 13.03.2026)
Adalet; tarafsız ve önyargısız olarak, kişilere göre değil somut eylemlere ve kanunda belirlenmiş karşılığa göre hükme varılması durumunda tecelli eden bir kavramdır.
Ancak;
Türkiye genelinde gittikçe şiddetlenen bir hukuksuzluk girdabı olduğu da açıkça görülmektedir. Bu ciddi duruma karşın, ulusal televizyon kanallarında her gece yayınlara katılan kişilerin yorumlarında ve Youtube yayıncılığı yapan gazetecilerin programlarında ise “sadece benim ideolojim, benim taraftarım haklıdır. Hukuk bizimkilerin hakkıdır, diğerlerine yapılanlar ise bizi ilgilendirmez” şeklinde bir yaklaşım sergilenmektedir.
Müvekkil Adnan Oktar’ın bu konudaki görüş ve düşünceleri şu şekildedir:
Adalete sadece kendi ideolojisinin gözlüğünden bakanlar ve bu şekilde hukuksuzlukların yayılmasına katkıda bulunanlar söz konusu olduğunda, özellikle bir grup gazetecinin durumu son derece çarpıcıdır.
Muhalif olarak bilinen çeşitli kanallarda çalıştıktan sonra, yakın zamanda “Onlar TV” adını verdikleri Youtube kanalını kuran Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Timur Soykan, Murat Ağırel ve Şule Aydın bir yandan çeşitli yolsuzluk iddialarıyla ilgili dosyalar yayınlarken bir yandan da İBB dosyası üzerinden hukuksuzluklar hakkında yorumlar yapmaktadırlar.
Şaşırtıcı olan ise, iyi eğitimli, medeni, idealist bir hayat tercih ettikleri iddiasında olan bu gazetecilerin dahi adalet ve hukuk söz konusu olduğunda bile, ideolojik bir tarafgirlik içerisinde davranıyor olmalarıdır. Bu gazeteciler, özellikle son 1 yıldır devam eden Ekrem İmamoğlu Davası kapsamında gündeme gelen haksızlıkları, iftiraları, hukuk ihlallerini şiddetle eleştirmekte, hatta bunları büyük bir hayret içerisinde “bu nasıl olabilir, böyle bir şey nasıl yapılabilir?” nidalarıyla aktarmaktadırlar.
Oysa şimdi büyük şaşkınlık gösterdikleri hukuk ihlallerinin bire bir aynıları Adnan Oktar Davası boyunca sayısız kereler yaşanırken, bu gazeteciler yapılanları adeta şehvetli bir sevinç içinde alkışlar tutarak anlatıyorlardı. Eleştirmeleri gereken hukuksuzlukları olağanlaştıran bir üslup benimsedikleri için, bu tutumlarıyla bugün tanık olunan daha da şiddetli hukuksuzluklara çanak tutmuş oldular.
Şimdi bir an durup samimi olarak düşündüklerinde, Ekrem İmamoğlu Davası’nda gözlemledikleri, büyük bir şaşkınlıkla aktardıkları hukuk ihlallerine kapıyı ilk önce kendilerinin açtıklarını göreceklerdir.
Müvekkil Adnan Oktar’a ve arkadaşlarına yapılan hukuksuzluklara sırf ideolojik olarak karşıt oldukları birinin başına geldiği için sevinen, kimi zaman kendileri de bizzat bu hukuksuzların içinde yer alan ve daha da fazlasının yapılması için gayret gösteren bu gazeteciler, bugün Sayın Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarına uygulanan hukuksuzlukları hayretle, dehşetle, şaşkınlıkla ve hatta utançla aktarmaktadır. Bu tutumun samimiyetten uzak olduğu ve çifte standart uygulandığı açıktır.
Aşağıda ortaya koyacağımız birkaç örnek dahi, bu samimiyetsizliği somut şekilde göstermektedir:
ÖRNEK 1:
İDDİANAMENİN SOMUT DELİLLERDEN YOKSUN OLMASI
Timur Soykan, 16.03.2026 tarihli Onlar TV programında Ekrem İmamoğlu Davası iddianamesini “somut delillerden yoksun” olduğu görüşüyle eleştirmektedir:
Timur Soykan: Neden, çünkü iddianamede delil yok. İddianamedeki verilerin kaynağı %95 ne biliyor musunuz? Tanık ve gizli tanık beyanları %95'i, hatta iddianame gizli tanık ve tanık beyanlarıyla kendini açıklamaya başlıyor. Yani delilleri sıraladığında, ilk başa tanık ve gizli tanık beyanlarını koyuyor. Şimdi bu ne demek? Bu göreceli bir kişi, durum demek. Yani bazı kaynaklar kendi kafasına göre bunu uydurmuş demek. Uydurmuş olabilir demek. Gerçekliği olmayabilir demek. Peki somut delil ne kadar? %5. Somut delil denen ve %5 somut delilin ne kadarı Ekrem İmamoğlu bağlanıyor? Sıfır. İmamoğlu’na bağlanan sıfır somut delillerde. Bu somut delillerin de %5'i olan somut delillerin %5'i de yetersiz delil olarak nitelendiriliyor. Şimdi böyle bir iddianameyle nasıl yargılama yapacaksın? Sadece ifadelere dayalı olduğu için iddianame, duruşmada verilen ifadelerle çöküyor.
Şimdi bu şekilde konuşan Timur Soykan, bu eleştirdiği durumun aynısı Adnan Oktar Davası’nda yaşanırken eleştirmek bir yana, tüm gücüyle hukuksuzluğu alkışlamaktaydı. Hatta hiçbir hukuki delil ortaya konulmayan, sadece birtakım beyanlara dayanan kurguları esas alan -üstelik bu beyanların doğru olmadığına dair dava dosyasında yüzlerce delil olmasına rağmen- bir sözde belgesele var gücüyle destek olmuştu. Öyle ki, dev bir kumpasın önde gelen elemanlarından olan husumetli müştekiler ve avukatları tarafından taltif edilmişti.
Bu durum; Timur Soykan’ın İmamoğlu Dosyasının ünlü etkin pişman sanığı Aziz İhsan Aktaş tarafından övülmesiyle eş değerdir. Eğer Timur Soykan o zaman önüne konulan dosyayı sorgulamış ve hukuku esas alarak davranmış olsa, muhtemelen bugün feryat ederek bu yayınları yapmıyor olacaktı.
Ekrem İmamoğlu Davası iddianamesi 3900 sayfa, Adnan Oktar Davası iddianamesi ise 3968 sayfadır. Sayfa sayılarının neredeyse aynı olması, Ekrem İmamoğlu Davası iddianamesi için sıklıkla söylenen “bu kadar uzun iddianameden sağlıklı, hakkaniyetli bir yargılama çıkmaz” beyanını düşündürmektedir.
Ancak asıl önemli olan konu, aynı Timur Soykan’ın yakındığı gibi, Adnan Oktar Davası iddianamesinde de hiçbir somut delil mevcut olmamasıdır. Adnan Oktar Davası baştan sona müşteki ve etkin pişman sanıkların soyut beyanlarına, korku ve dayatma altında söylemek zorunda kaldıkları yalanlara dayandırılmıştır.
Adnan Oktar iddianamesinin dayanaksız olduğunun en temel delili, iddianamedeki suç isnatlarının büyük çoğunluğundan beraat kararları verilmiş olmasıdır. İddianamede büyük yer tutan ve ilk dönemde bir kısım basının da büyük bir iştahla üzerinde adeta tepindiği;
- Siyasi veya askeri casusluk,
- FETÖ terör örgütüne yardım,
- Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama,
- Nitelikli dolandırıcılık,
- Resmi belgede sahtecilik
- Resmi belgeyi bozma, yok etme veya gizleme,
- Eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal ederek gümrük vergilerini kısmen veya tamamen ödememe, suçlamaları hakkında beraat kararları verilmiş ve bu kararlar kesinleşmiştir.
Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik ceza kararı verilmiş olan (sözde) suç örgütü kurma ve (sözde) cinsel saldırı isnatlarına yönelik olarak, iddianamede çelişkili ve soyut ve doğru olmadığı yüzlerce somut delille ispatlanmış beyanlar haricinde tek bir delil dahi yer almamaktadır.
Hatta, cinsel suç isnatlarında tüm yargılamalarda muhakkak bulunması gereken;
- Adli Tıp Kurumu raporları,
- HTS – Baz çakışması tabloları,
- MOBESE kamera kayıtları,
- Görgü tanıkları,
- Biyolojik izler, gibi somut tek bir delil dahi dosyaya getirilememiştir.
Bilakis, sanıklar pasaport kayıtları veya HTS sinyalleri / baz çakışmaları tablolarını göstererek, müştekilerin hayali tecavüz iddialarından sonra da kendileriyle mutlu ve samimi arkadaşlıklarını devam ettirdiklerini ispatlayan fotoğrafları, mesajları, sosyal medya paylaşımlarını dosyaya sunarak iddiaları kesin şekilde çürütmüşlerdir.
Bu şartlar altında normal bir yargılamada verilebilecek yegane karar, isnatların gerçek dışı olduğu gerekçesiyle sanıkların beraatidir. Bu gerçek, şu anda Timur Soykan ve onunla benzer düşüncelere sahip önemli bir kesim tarafından son derece muteber kabul edilen, Türkiye’nin en önde gelen akademisyenleri, hukuk profesörleri ve uzman bilirkişileri tarafından kaleme alınmış 100’den fazla bilimsel mütalaa ile de tescil edilmiş durumdadır. Üstelik İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi 15.03.2022 tarihli ve 2022/258 Karar sayılı kararıyla “beraat etmeleri gerekirken tutuklu kalmaları kanuna uygun değildir” diyerek tahliye ve bozma kararı vermiştir.
ÖRNEK 2:
CEZAEVLERİNİ DOLAŞARAK ETKİN PİŞMANLIKÇI DEVŞİREN AVUKATLAR
Barış Terkoğlu, 17.03.2026 tarihli Onlar programında İBB Borsası adı verilen bir sistem kurulduğunu, cezaevine atılan şüphelilere aynı avukatıların ziyaretler yapıp iftiracı olmaya yönlendirdiğini anlatmaktadır:
Barış Terkoğlu: Kişiler Kandıra'da Fatih Keleş kardeşimi ziyaret ederek “iftiracı ol seni tahliye ettirelim, ama bunu yapmazsan iddialar ağırlaşacak ve tahmin edemeyeceğin şeylerle karşılaşacaksın” diye başlayan bir savunmanın ilgili bölümü var…
Fatih Keleş'in iddiasına göre, “Recep Seyhan bana geldi. 23 Temmuz 2025'te dedi ki, eğer etkin pişmancı olursan, Adem Soytekin'in verdiği beyanları doğrularsan, bunların altına imza atarsan buradan çıkabilirsin. Yoksa günah geçisi olursun. Bak bir şekilde oğlun içeride, abin içeride, yeğenin içeride. Eğer işbirliği yapmazsan onlar içeride kalmaya devam ederler ve burada hapiste çürürsün” diyorlar.
Barış Pehlivan: Ya bir de ben şunu merak ediyorum. Ya bu ne kadar büyük cesaret! Yani bir gün bunların hesabının sorulacağını hiç mi düşünmezler ya?
Timur Soykan da 12.03.2026 tarihli Onlar TV programında bire bir aynı değerlendirmeyi yapmıştır:
Timur Soykan: Ekrem İmamoğlu hakkında ben suç delili bulamadım diyelim, veya işte Murat Ongun hakkında suç delili bulamadım. Onun çevresinden insanları alıyorum gözaltına ve onlara diyorum ki “ya etkin pişmanlıktan faydalanırsınız ya da cezaevinde çürürsünüz.”
Buradan çıkmanın, yani cezaevinden çıkmanın yolu olarak şu gösteriliyor onlara: Savcılık tarafından ve yargı tarafından deniyor ki “biri aleyhinde ifade verirsen buradan çıkarsın.”
Yaklaşık 8 yıldır, yani Adnan Oktar iddianamesinin yayınlandığı günden bu yana, müvekkil ve aynı davada yargılanan sanık arkadaşları ısrarla bu durumun aynısını yaşadıklarını açıklamışlardır.
11 Temmuz 2018 tarihli polis operasyonuyla birlikte gözaltına alınan 170 kişi tutuklanmış, Türkiye’nin farklı illerindeki cezaevlerine dağıtılmış, alabildiğine zor şartlarda hayatlarını devam ettirmeye zorlanmışlardır. Bu uygulamanın ana amacının ise isnatlara dair somut delil eksikliğini etkin pişman iftiralarıyla kapamak olduğu kısa sürede açığa çıkmıştır.
Tutuklamaların hemen ardından Av. Celal Ülgen’in ofisinde çalışan Av. Fuat Selvi tek tek cezaevlerini dolaşmaya başlamıştır. Bir süre sonra Av. Hüseyin Küçük isimli bir kişi de etkin pişman bulmak için cezaevi turlarına katılmıştır. Av. Fuat Selvi’nin ziyaret ettiği tutuklulardan bazıları şunlardır:
1. Serdar Dayanık – İzmir
2. Altuğ Revnak Eti – Tekirdağ
3. Mustafa Arular – Bandırma
4. Burak Abacı – İzmir
5. Murat Develioğlu – Bandırma
6. Necati Koç – İzmir
7. Saim Erdem Ertüzün – İzmir
8. Görkem Erdoğan – Ankara
9. Mehmet Murat Atmaca – İzmir
10. Ayşegül Hüma Babuna – Silivri
11. Gökalp Barlan – Tekirdağ
12. Aydın Kasap – İzmir
13. Ahmet Oktar Babuna – Tekirdağ
14. Ferhunde Eda Babuna – Kocaeli
15. İbrahim Tuncer - Tekirdağ
16. Hikmet Fatih Müftüoğlu – Burhaniye
17. Ebru Altan – Kocaeli
18. Duygu Polat – İstanbul
19. Mert Sucu – Kırıkkale
20. Ali Şerif Gider- İstanbul
Ayrıca Av. Fuat Selvi tutuksuz ve adli kontrol şartlarıyla yargılanan sanıklara da ulaşmıştır. Av. Fuat Selvi’nin iftiracı bulma çabaları neticesinde, sanıklar Burak Abacı, Murat Terkoğlu, Mehmet Murat Develioğlu, Emre Kutlu, Emre Teker, Mustafa Arular, Kemal Ayaz, Ali Şerif Gider ve Emre Kutlu’nun müdafiliğini Av. Fuat Selvi üstlenmiştir.
Av. Fuat Selvi’nin bunca tutukluyu, hiçbirinin vekaleti kendisinde olmadığı halde, Tekirdağ’dan İzmir’e, Ankara’dan Silivri’ye her türlü masrafa katlanarak tek tek dolaşmasını sağlayan motivasyon; oluşturulan kumpas dosyasındaki iftiraları destekleyecek beyanlar elde etmektir.
Görüştüğü her kişiye güya “Devletin Adnan Oktar’ın üzerini çizdiği” yalanını söyleyerek, “yeniden mavi gökyüzünü görmenin” tek yolunun Adnan Oktar’ı karalayan beyanlarda bulunmak” olduğunu anlatmıştır.
Görüşmelerinde “DEVLET SİZİN ÜZERİNİZİ ÇİZDİ”, “DEVLET SİZİN DURUŞUNUZU BEĞENMİYOR”, “DEVLETİN İSTEDİĞİNİ YAPIP İFADE VERİRSENİZ HAKKINIZDAKİ SUÇLAMALAR BUHARLAŞTIRILACAK”, “ÖRGÜT DOSYALARINDA TCK İŞLEMEZ, SAVCI VE HAKİMLERİN YAPACAĞI BİRŞEY YOK, DİLEKÇELERİNİZİ BİLE OKUMUYORLAR” şeklinde konuşmalar yaparak karşısındaki kişilere korku ve sahte umut aşılamıştır.
Adnan Oktar Davası’nda, Av. Fuat Selvi’nin ve Av. Hüseyin Küçük’ün cezaevleri ziyaretleri yaparak, müvekkilin arkadaşlarını iftiracılığı kabul etmedikleri takdirde cezaevlerinden asla çıkamamakla tehdit ettiklerine dair çok sayıda belge vardır. Bunlardan bir tanesi ile ilgili bilgiler şöyledir:
İzmir Barosu avukatı olan Hüseyin Küçük hiçbir tanışıklığı olmadığı halde Zeynep Yalçın, Mukbil Yalçın, Ebru Altan, Beril Koncagül (yeni adı Alin İzgi Demir) ve Çağla (Çelenlioğlu) Doğan gibi tutuklularla görüşme gerçekleştirmiştir. Ebru Altan, Mukbil Yalçın ve Zeynep Yalçın bu avukatın art niyetini sezmişler, oyunlarına aldanmamışlardır. Ebru Altan ve Zeynep Yalçın meslek etiğine aykırı söylemleri sebebiyle şikayet dilekçesi yazmışlardır.
Çağla (Çelenlioğlu) Doğan ve Beril Koncagül ise Av. Hüseyin Küçük’ün baskı ve korkutmalarına dayanamamışlar, cezaevinden kurtulmak için etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmaya mecbur kalmışlardır.
Üstelik, Adnan Oktar Davası’nda sadece etkin pişmanlıkçılar değil, müştekiler de zor ve baskılarla şikayetçi olmaya ve iftira atmaya mecbur edilmiştir.
Yurtdışı çıkış yasakları konulmuş, sonrasında genç kadınlar Emniyet Müdürlüğü telefonlarından aranarak Mali Şube’ye getirtilmiştir. Burada özel olarak oluşturulmuş birkaç kişilik memur ekibi bu genç kadınların ifadelerini planlanmış bir şekilde, yanlarında avukat olmadan ve kamera kaydı açmadan almıştır. İfadeler arasında kendilerinin mecbur bırakıldığını, normalde böyle bir şikayette bulunmayacakları halde şikayete zorlandıklarını, hatta davada sanık durumuna düşürülerek yargılanıp hapse atılacaklarını, ancak şikayetçi olurlarsa müşteki sıfatı kazanıp korunacaklarını beyan edenler bulunmaktadır. Bu ifadelerde genç kadınların yaşadıkları gerçek olaylar değil, memurun hayal gücü kullanılmıştır. Bu sebeple mahkeme aşamasında 2 müşteki kadın, söylemedikleri sözlerin sanki söylemişler gibi ifadelerine yazıldığını açıklamıştır.
Emniyette yapılan fotoğraf teşhisleri, kanunun emrettiği tüm kurallara aykırı olacak şekilde yapılmıştır. Müştekilerin emniyet ve mahkeme ifadeleri ile, birbirleri hakkında anlattıkları arasında büyük çelişkiler tespit edilmiştir.
Bazı etkin pişman sanıklar ilk emniyet ifadelerinde hiçbir suçtan bahsetmedikleri halde, uzun cezaevi tutukluluklarından sonra kendilerini ziyarete gelen birtakım avukatların da baskılarıyla, iftiraları kabullenmek mecburiyetinde kalmışlardır.
ÖRNEK 3:
ASKERİ VE SİYASİ CASUSLUK KUMPASI
Onlar TV programını hazırlayıp sunan gazeteciler, Sayın Ekrem İmamoğlu’nun ve diğer bazı sanıkların casusluk ile suçlanmaları sonrasında birden çok program hazırlamışlar ve ilgili iddialardaki açmazları, mantık hatalarını, delil eksikliklerini büyük bir heyecanla, şevkle dile getirmişlerdir.
Onlar TV’nin 28.10.2025 ve 05.11.2025 tarihli yayınları casusluk iddialarını çürütmeye ayrılmıştır. Hatta Timur Soykan 05.02.2026 tarihinde tek başına sırf bu konuya dair bir yayın gerçekleştirmiştir.
12.03.2026 tarihli yayınlarında da aynı gazeteciler Sayın İmamoğlu’na yöneltilen casusluk isnadının ne kadar içi boş, ne kadar delilsiz olduğunu detaylandırmış ve ithamları açık şekilde kınamışlardır.
Gazetecilerin kamuoyuna yansımış suç iddiaları konusunda derinlemesine araştırma yapmaları, konuları her yönüyle inceleyip seyircilerine aktarmaları takdir edilecek bir uygulamadır. Hatta söz konusu gazeteciler pek çok yayınlarında, kendi siyasi görüşlerine ve ideolojilerine yakın olsa dahi kişilerin eleştirilmesi, suça karıştılarsa cezalarını çekmeleri gerektiğini söylemektedir.
Bu kadar “tarafsız” bir gazetecilik etiği sergileyen gazetecilerin, durum tam tersi olduğunda da aynı vicdani tavrı sergilemeleri gerekmektedir. Yani, kendi siyasi görüşlerine ve ideolojilerine aykırı kişiler hakkında eğer bir iftira, bir yargısız infaz söz konusu ise buna da karşı durmaları beklenir. Ancak ne yazık ki bu gazetecilerin tavrı bu şekilde olmamaktadır.
Büyük bir gayretle Sayın Ekrem İmamoğlu hakkındaki casusluk isnatlarının geçersizliğini, somut delil eksikliğini veya hatalı yorumlamaları eleştiren, bu konuda program üzerine program hazırlayan bu gazeteciler, konu müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları olduğunda aynı yöntemlerle kurgulanmış iftiraları somut delilmiş gibi yayınlamış ve bunlar hakkında bir kez dahi cevap hakkı tanımadan karalama kampanyasına destek olmuşlardır. Bugün “Nasıl olur da böyle izansız ve insafsız karalama içerikli yayınlar yapılabilir, iftira gerçekmiş gibi anlatılır” diye serzenişte bulunmaları bu açıdan samimiyetten uzak görünmektedir.
Adnan Oktar iddianamesinde yer alan sözde casusluk suçlaması, sadece bir etkin pişman sanığın cezaevinden tahliye olabilmek adına ortaya attığı hayali bir senaryoya dayandırılmıştı. Söz konusu senaryo bizzat İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hem Milli İstihbarat Teşkilatı’na hem de Dışişleri Bakanlığı Güvenlik ve İstihbarat Dairesi’ne resmi yazılar yazılarak soruldu. Her iki kurum tarafından hazırlanan resmi raporlarda, casusluk olarak değerlendirilebilecek bir eylemin mevcut olmadığı tescillendi.
Müvekkil Adnan Oktar’ı casusluk suçlamasından aklayan bu iki rapordan birisi iddianameye hiç aktarılmadı, alenen lehe delil gizlendi. Diğer rapor ise, iddianameye alınmasına rağmen iddia makamı hiçbir dayanak olmaksızın “bizce yine de burada casusluk suçu işlenmiştir” şeklinde haksız bir yorumla müvekkil hakkında ceza talep etti. İşin ilginç tarafı, ilk yargılamayı yürüten İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi de, dosyada casusluk suçu olmadığına dair somut deliller bulunmasına rağmen müvekkil Adnan Oktar hakkında casusluk suçundan haksız bir şekilde hapis cezasına hükmetti.
Bu ceza istinaf mahkemesinde bozuldu ve yeniden görülen yargılamada istinafın kararına uygun olarak müvekkilin beraatine hükmedildi. Bu beraat kararı kesinleşti.
ÖRNEK 4:
BASKI VE TEHDİTLERLE İFTİRA ATMAYA MECBUR EDİLENLER
Timur Soykan ve Murat Ağırel, farklı tarihlerdeki programlarda yaptıkları yorumlarda, Ekrem İmamoğlu Davası’nda suç delili bulunamadığı için baskı, tehdit ve zorlamalarla etkin pişmanlıkçı oluşturulduğunu, bu sebeple de ifadelerine güvenmenin mümkün olmadığını söylemektedir. Örneğin 12.03.2026 tarihli Onlar TV programında:
Timur Soykan: Bir tanesini diyelim alırlar, derler ki, “senin şirketlerine kayyum atadım, şirketlerini batıracağım arkadaş ben senin. Senin şirketlerin artık senin değil. Yıllarca çalıştın ama her şeyini de aldım. Ama etkin pişman olursan, örneğin Ekrem İmamoğlu aleyhinde ifade verirsen, şirketlerini sana iade ederim, ya da işte, hem de cezaevinden çıkarsın.” Şimdi biz bu etkin pişmanlık ifadelerine nasıl güveneceğiz diye en başından beri bu soruyu sorduk. Bak bu, yargıda cehennemin kapısını açmaktır.
19.03.2026 tarihli Onlar TV programında:
Timur Soykan: Yargılamada biri çıktı ve dedi ki “beni tehdit ettiler, ben içeride kalamadım, çoluğum çocuğum dışarıda. Ben iftira attım millete” diye itirafta bulundu, itiraf etti.
Murat Ağırel: Bak aynen ifadesini söylüyorum: “Beni tutukladılar, itirafçı olmamı istediler. Eşimi de aldılar. Çocuklarımı göremedim, onun için çıkmak için itiraf ettim. Para aldı dediklerim haklarından helallik istiyorum, almadılar. Korkumdan dolayı yaptım.”
Timur Soykan: Ya Murat, bundan büyük bir olay var mı ya? Bak gerçekten çok samimiyetle söylüyorum bak, Türkiye'deki yeni yargı rejiminin de özeti bu.
Murat Ağırel: “İsim ver isim ver” dedikçe bunlar isim veriyorlar. Verdikleri isimler sorgusuz sualsiz, delil olmadan, sadece şiddetli şüphe, olası şüphe, kuvvetli şüphe, bunlardan dolayı bu kişiler tutuklanıyor. Malum medya bu insanları linç ediyor. Saat koyuyorlar yanına, alev koyuyorlar, bilmem ne başkanı sıra sende, işte şöyle oldu sıra sende.
Görüldüğü gibi, yayınlarda etkin pişmanlık kurumunun kötüye kullanılabildiğini ve bu uygulamanın adeta bir cehennem ortamı yarattığını yana yakıla anlatan Timur Soykan, 140Journos adlı bir sosyal medya kanalının toplumun genelinde tepki görmüş, baştan sona delilsiz kurgu beyanlar üzerine kurulu sözde belgeselinde yer almış, müvekkil ve arkadaşlarına hiçbir söz hakkı tanımayan, mesnetsiz iddiaları tek taraflı olarak bir araya getiren bir yapıya destek vermiştir.
Adnan Oktar Dosyası baştan sona sadece soyut beyanlar üzerine inşa edilmiş bir dosyadır. Böyle olması da çok normaldir, çünkü söz konusu hayali isnatları destekleyebilecek hiçbir delil bulunmamaktadır.
Bu soyut beyanlar korkutulan, ömür boyu hapisten çıkamamakla, tüm mal varlıklarına el konulmakla, ailesine ve sosyal çevresine karşı rezil edilmekle tehdit edilen kişilerin özel planlanmış bir senaryo çerçevesinde oluşturulan hikayeleriyle oluşturulmuştur.
Timur Soykan endişesinde son derece haklıdır. Gerçekten de kendi söylemlerindeki gibi baskı ve tehdit altında bulunan kimselerin ifadelerine güvenmek olanaksızdır. Ancak, bu durum sadece Timur Soykan’ın kendi ideolojisine yakın gördüğü dosyalarda değil, benzer uygulamaların yaşandığı tüm dosyalarda aynı şekilde geçerlidir.
Timur Soykan’ın ve birlikte program yaptığı gazeteci arkadaşlarının bunu bilmemesi, görmemesi mümkün değildir. Ekrem İmamoğlu Dosyası söz konusu olduğunda bu durumu var güçleriyle eleştirmeleri, Adnan Oktar Dosyası söz konusu olduğunda ise bu durumu göz ardı etmeleri büyük bir samimiyetsizliğin delilidir.
SONUÇ OLARAK
Gazeteci Timur Soykan’ın yayınlarda “çok çok vahim örnekler var” diyerek yakındığı hukuksuzluklardan en fazla etkilenmiş olan kişiler arasında muhakkak ki müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları yer almaktadır. Ancak bu gazeteciler bu gerçeği hiçbir şekilde görmek istememekte, halen daha tek taraflı yayınlarına, yorumlarına devam etmektedir.
Onlar TV gazetecileri başta olmak üzere ülkemizde farklı görüş, inanış ve ideolojilere sahip tüm kesimlerin ivedilikle her türlü hukuksuzluğa her kime yapılırsa yapılsın ortak bir tepki göstermesi, karşı görüşten kişilere yapıldığında bunlara sırtını dönmemesi gerekmektedir.
Çünkü bunu yapmak, aslında kendi bindiği dalı kesmek anlamına gelmekte ve hukuksuzluk herkesi saran kara bir vebaya dönüşmektedir. Vatandaşlarımızın her an haksız yere gözaltına alınma, tutuklanma, uğraşıp didinip zar zor elde etmiş olduğu birikimlerine el konma, ailesine veya arkadaş çevresine mahcup edilme gibi korkulardan ve tedirginliklerden kurtarılması için bu şarttır.
Onlar TV gazetecileri gibi geniş kitleler tarafından takip edilen, yolsuzluklara, yetim hakkı yenmesine karşı durdukları iddiasında olan kişilerin, temel hukuki hakları sadece kendi taraftarları için değil, en karşı görüşte oldukları kişiler için de talep etmeleri, aramaları ve eksikliğinde karşı koymaları son derece hayati bir ihtiyaçtır. Bu sağlanmadığı sürece, vatandaşlarımız arasında gittikçe artan “adalet sistemine duyulan güvensizlik” hissiyatı şiddetini artırarak yükselişe devam edecektir.
Timur Soykan’ın 19 Mart 2026 tarihli yayınında söylediği gibi;
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine sunarız. 06.04.2026